op.460: nilden içağasıoğlu – arafın mührü*

Şehir, paslı bir dişli gibi gıcırdayarak dönen yozlaşmış bir çarkın dişlileri arasında eziliyordu. Elena, cinayet büronun en keskin zekalı dedektifi olarak bu mekanizmanın içinde rasyonel kalmaya çalışan tek parçaydı; yalanı bir kilometre öteden sezer, delilleri bir sarraf titizliğiyle işlerdi. Önündeki masada duran dosya ise şehre korku salan, “Kuyumcu” lakaplı bir katilin son “eserine” aitti. Kuyumcu rastgele öldürmüyordu; hukukun dokunamadığı isimleri seçiyor ve onları bir vitrin mankeni gibi trajik bir simetriyle sergiliyordu. İmzasını ise kurbanın ağzına yerleştirdiği, antika bir saatin en hassas çarkıyla atıyordu.

Viktor ise bu zembereği kuran adamdı. Gündüzleri, zamanın yavaşladığı loş dükkanında ince işçilikle saat tamir ederken, parmakları en karmaşık mekanizmaları hatasız bir şekilde birleştirirdi. Ancak gece çöktüğünde, Viktor’un elleri başka bir düzeni sağlamak için çalışıyordu. Onun için her kurban, şehrin bozuk mekanizmasında onarılması gereken birer dişliydi. Elena dükkanına ilk girdiğinde, sadece bir ipucunu takip ettiğini sanıyordu. Oysa tezgahın arkasındaki Viktor’un sükuneti, bir avcının mı yoksa kurban edilmeyi bekleyen birinin dinginliği mi, kestirmek imkansızdı. Viktor, kadının gözlerindeki o amansız gerçek açlığını gördüğünde, Elena’nın bu kusursuz mekanizmayı bozabilecek tek güç olduğunu o an anladı.

Aralarındaki çekim, yaklaşan bir fırtına kadar kaçınılmazdı. Fakat bu bir sığınak mıydı yoksa bir pusu mu, ikisi de emin değildi. Elena, Viktor’un ellerindeki o büyüleyici ustalığa çekilirken; Viktor, Elena’nın dürüstlüğünü kendi karanlığına bir kalkan yapıyordu. Akşamları paylaşılan şarap kadehleri, aslında sessiz birer sorgu seansına dönüşmüştü. Elena’nın ceketindeki barut kokusuyla Viktor’un ellerine işlemiş metalik pas kokusu birbirine karışıyor, her kucaklaşmada birbirlerinin ceplerinde bir itiraf veya bir kanıt arıyorlardı. Elena, Viktor’un gece geç saatlerdeki eve dönüşlerini zihnine not ederken; Viktor, Elena’nın çantasındaki dosyaların ağırlığından yeni bir kurbanın izinin sürülüp sürülmediğini tahmin etmeye çalışıyordu. Birbirlerinin gözlerine baktıklarında gördükleri şey artık aşk değil, kimin daha önce hata yapacağına dair duyulan o tekinsiz merak olmuştu.

Gerilim, Elena’nın bir gece mutfak masasına bıraktığı dosyayla zirveye tırmandı. “Kuyumcu’nun bir sonraki adımını çözdüm,” dedi Elena, gözlerini Viktor’un titremeyen ellerinden ayırmadan. “Şehrin en büyük uyuşturucu baronunu infaz edecek. Bu gece orada pusu kuracağız.” Viktor sadece gülümsedi ve Elena’ya bir kadeh daha uzattı. Bu gülümseme, Elena’yı kendi pusu alanına çekmek için atılmış bir yem miydi, yoksa her şeyi bitirecek bir veda mı? 

O gece malikanenin labirent gibi koridorlarında patlayan silahlar, bir suçluyu yakalamaktan ziyade iki insanın birbirine kurduğu nihai tuzağın yankısıydı. Elena, karanlıkta gördüğü silüete tetiği bastığında, vurduğu adamın kimliğinden çok, yerde bulduğu anahtarın kendi evine ait olmasıyla sarsıldı.

Eve döndüğünde Viktor oradaydı. Mutfak zeminine sızan kan, bir suçun değil, feda edilmiş bir hayatın haritası gibiydi. Aralarında tek kelime geçmedi, o geceye kadar söylemedikleri her şey o odada asılı duruyordu. Viktor sadece flaş diski masaya bıraktı. Sonra, çok sessiz, “Seçim senin,” dedi.

Elena diski eline aldı. Viktor’un gözlerine baktı; orada her zaman aradığı o gerçeği aradı; bir itiraf mı, son bir tuzak mı, yoksa ikisi de mi? Parmakları titriyordu. Anahtarı bulduğu an değil, tam bu an, asıl kırılma buydu. Karşısındaki adam kuyumcuydu, katildi, kocasıydı  ve belki de şehrin bu çürümüş mekanizmasında tek dürüst dişliydi. Onu teslim ederse kahraman olacaktı. Susarsa, bu karanlığın bir parçası. Ama Elena o an anladı ki her iki yol da aynı yere çıkıyordu, ikisi de onu o gri boşluğa, Kuyumcu’nun gölgesine hapsedeceği bir seçimdi.

Viktor gözlerini kaçırmadı. Bekliyordu.

Elena bir adım attı.

Yorum bırakın