Takvim 1920’ler. İrlanda’nın vurduğu, vurulduğu yıllar. James’in bugün 3. Amerikanosu. Oysa saat daha 12 bile değil. Bu Lily denen hatun bizim çocuğu her terk ettiğinde günde 4-5 zift gibi kahve, 6-7 bira içmeden uyuyamaz. Uyuduğu da 3-4 saat; var yok. Uykunun yarısında zaten Lily Lily diye sayıklıyor. İşe geç gidiyor, erken kaçıyor, kıyafetleri ütüsüz. En çok Lily yokken İrlanda’nın bağımsızlığını arzuluyor. En çok onun tarafından terk edildiğinde İngilizlerden nefret ediyor. Hani bu çocuk devrimci; İrlanda’nın her yenilgisinde kendi payına düşen dayağı yemekten çekinmedi. İrlanda da o dönemler yenilgi modaydı. Ama Lily’e aşkı öyle yoğun ki, bugün Lily dönsün yarın ikindi çayını İngiliz usulü içer. Öyle de bir aşk. Yeri geliyor bu adamın Dublin’i de Lily oluyor, bağımsızlığı da Lily, ana dili de Lily, anası da babası da Lily. İcabında onun için son İrlanda savaşçısını da İngilizlere teslim eder, Elizabeth’in alnını da karışlar.
Sabah 8. Zar zor uyanıyor. 9’da mesaisi var. Leş gibi kokuyor. Fena gaza gelmiş dün. 3 tur bira ısmarlamış tüm ahaliye. 3 tur bira ısmarlamış ona bütün ahali. Kuruş yok cebinde. Gözünü açar açmaz akşam beş parasız nasıl içeceğini düşündü. Jack’i arayayım dedi en iyisi. O puşt çok geçinmişti ondan son zamanlarda. Yatağından kalktı, kahvesini koydu, sigarasını yaktı. Son insanca yaşam belirtisi olan sabah duşunu aldı. Yola koyuldu.
Küçük yer Dublin; hani boydan boya 30 dakika değil. James yürümeyi pek sever.
Jack’in çalıştığı ofise geldi, bugün onun için öğlen yemek ve akşam bira demekti.
Ama bu Jack’i oldu olası sevmedi. Bu piçin memur kafası midesini bulandırmıştı hep. Geçen çocuklarla içerken bunun bahsi açılmıştı da “Jack yıllardır kağıttan bakıp konuşuyor,” demişti. Bu sünepe en son kendi düşünüp kendi kelimesini söylediğinde 13 yaşında bile değildi. Herif dünyaya yok olmak için gelmiş. Güneşi batsın hiç istemez Yüce İngiltere’nin, hele maaş günlerinde. Ama Jack’ten bu denli tiksinmesinin sebebi 8-5 arası ortaya çıkan İngiliz kimliği değildi. ‘Soysuz İrlandalı’ özel bir şey değil hani; nefreti bile hak etmez.
Okur bilmiyor olabilir: James’in aşkı Lily’de bir İngiliz gazetesinde editör.
James bu piçi sürekli Sinn Féin’da görürdü. İRA (İrlanda Ulusal Bağımsızlık Ordusu) taraftarlarının etkinliklerine de giderdi hep. E hani Dublin’de para İngilizlerdeyse onur/itibar İRA’da. İkisinden de olmak istemiyor Jack. Bu piçin şöyle en karın ağrıtan özelliği de ikisinde de var, ikisinde de yok. İngiliz yere çöp atsın Jack’in gözünde o çöpün yeri hep orasıdır. Mesaiden sonra İRA gözünün önünde insan doğrasın kör olur Jack. Saniye geçsin sor, hiçbir şey hatırlamaz. Böyleleri de peygamber muamelesi görüyor Dublin’de.
İstemeye istemeye memur İrlandalılara Jack’i sordu. Jack yoktu. Herkes şaşkındı. Jack mesaisini hiç aksatmaz. Allah tarafından vahiy inse buna yarın kıyamet kopacak diye koştur koştur soluğu Elizabeth’in yanında alır. “Kraliçem” der, “kıyamet kopacak, komplo yapıyorlar size.” Sahiden neredesin Jack?
“Nerede bizim çocuk?” diye sordu.
“Haberimiz yok,” dedi ofistekilerden biri.
“Başına bir şey gelmiş olmasın,” dedi bir diğeri.
“Yıllardır bir kere gelmediği olmadı. Birkaç yıl önce annesini kaybettiğinde bile sadece bir gün gelmemişti.”
“Evet evet, annesinin toprağı kurumadan işe başladı. Öyle de çalışkan bir çocuktur.”
“Yok olacak şey değil, bir gidip evini kontrol edelim.”
“Dün akşam şu şeydeydi,” dedi James epeyce kısık bir sesle.
“Evet Sinn Féin’ın etkinliğinde, Amhrán na bhFiann ne güzel okudu. Ağlattı insanları. Ne hisli çocuk.”
James Devlet Dairesinde İrlanda bağımsızlık günü etkinliğinden bahsedince iş arkadaşları gerildi, sağa sola bakındılar kimse duyuyor mu diye. Sonunda biri bu muhabbeti bitirmek adına “gidip bir bakalım,” diyecek oldu ama herkesin Jack’ten daha önemli işleri olduğu için kimse gitmeye gönüllü olmadı. İş başa düştü; James öğle yemeğini kontrol etmek için yola koyuldu.
—————————————————————————————————-
“James’te en sevdiğim özellik, anne hiç durmuyor. Enerjisi de bitmez duyguları da. Ama bunun gibi adamlar hiçbir yere varmıyor. Hayattaki yerini biliyor olması çok çekici ama bu dünyada onun gibilere yer yok,” dedi Lily.
Annesine sorsan zaten James ile kızının görüşmesinden en başından beri rahatsızdı. James; kimsenin okumadığı kitaplar, kimsenin inanmadığı fikirler, soluk renkli kıyafetler… daha fazlası değil. Bir evi bile olmayan adam ülkesini kurtarabilir mi?
Bunları dünyadaki bütün sömürgelerdeki anneler gibi Lily’nin annesi de kızına çok söylediği için artık sadece içinden düşünüyordu. Anne konuyu değiştirdi:
“Jack uğramadı bugün. Normalde aksatmaz hiç. Her iş çıkışı selam verir, halimi, ihtiyacımı sorar. Haberin var mı ondan?”
“Bilmiyorum, Sinn Féin’da şiir okumuş geçenlerde. Duygulandırmış insanları.”
“Sinn Féin’da ne işi olur Jack’in? James olacak uğursuz onu da mı alıştırdı? Bir iş gelecek çocuğun başına. Ah pek de saygılı çocuk. Merrion Square yakınında bir ev daha almış kendine. O uğursuz kendine mi benzetti yoksa? Başına bir iş mi getirdi?” dedi annesi.
Jack hep gidiyor öyle yerlere diyecek oldu Lily ama vazgeçti. Kraliyet yanlısı annesinin pürüzsüz Jack algısını bozacak bir şey söylemek istemedi. Uğraş dur şimdi. Belli ki Jack de bir şey anlatmamış. Kime kendini hangi hikâyeyle sevdireceğini iyi bilir Jack. James bilmez; onu İngiliz gazetesinde işe sokan da Jack’ti. James kadar nefret ediyor olmasa da Lily de Dublin’in geri kalanının aksine pek hayran değildi ona.
“Bir şey olmamıştır anne, gelir illa ki,” dedi Lily ama merak etti o da. Sahiden neredesin Jack?
——————————————————————————————————-

James defalarca zile bastı. Ses yok. Ford’u kapıda duruyor ama bir yere gitmiş olamaz. Endişelenmeye başladı artık. İlk defa hayatında Jack için endişelendi. Arasını iyi tutmayı unuttuğu biri yok ki şehirde; ne gelmiş olabilir bu çocuğun başına? Pencereden baktı, bahçeyi dolandı, sağa gitti, sola gitti; kimse yok. Dönüp karakola gitmeye karar verdi.
“Polis bey, Jack işe gelmemiş bugün. Evine gittim, ses yok ama arabası da kapıda.”
“Bir sakin olun, henüz 2 saattir haber alamıyorsunuz. Bekleyelim biraz,” dedi polis çok da umursamayarak. Dublin, 1920’ler. Kaybolmak için çok neden var. Bir de ihbara gelen herif de İRA taraftarlarına benziyor, arkadaşı da bunun gibi kesin. Belki ortadan kaybolması gerekiyordu, belki Kraliçe’nin öfkesini kazanmıştı. Hepsiyle uğraşamaz ya polisler.
Polisin umursamaz tavrına aldırış etmeden aynı kararlılıkla devam etti James:
“Polis bey, Jack bu ama 10 yıldır daireye gelmediği gün olmamış. Geçen yıl annesi öldü, ikinci gün işe geldi; annesine çok düşkün olduğu için. Babasının taziyesine sadece mesaiden sonraları uğradı bu adam.”
“Memur Jack mi? Bizim Jack mi? Square tarafında.”
“Evet evet, polis bey. Memur Jack.”
“Çok severim Jack’i, normalde karakola düzenli uğrar, çay kahve alır getirir. Sever sayar polisini; güzel adamdır Jack. Gidip bakalım.”
Polisle birlikte eve gittiler. Kapı hâlâ duvar. Polislerin Jack’in evinin önüne geldiğini gören insanlar evin etrafında toplanmaya başladı. Bütün sokak Jack’i tanıyordu. Herkesin aklında tek bir soru vardı: sahiden neredesin Jack?
—————————————————————————————————–
“Futbol maçı ile ilgili haber girmeyeceksiniz. Basına yansımamalı.”
“Dublin’de topa tutarlar bizi. İRA’nın hedefi oluruz, hiçbir şey yazmazsak.”
“Yazılmayacak. Tek kelime yazılırsa tek kişiyi biz sağ bırakmayız!” dedi komiser.
Gazete bugün çok yoğundu. Londra’dan telgraf üstüne telgraf geliyordu. Telefonlar susmak bilmiyordu. İRA, İngiliz istihbaratına çalıştıklarından şüphelendiği 15 kişiyi eş zamanlı baskınlarla infaz etmişti. İngiliz ordusu da misilleme olarak rastgele bir futbol maçına gidip İrlandalı sivil insanları katletmişti. Sürekli yeni bir ölüm haberi geliyordu. Yeni bir isim.
Lily için bu gazete de çalışmanın en zor günüydü. Ölenler arasında tanıdıkları da vardı. Her gelen isim de aklı Jack’e gidiyordu. Gizemli adamdı Jack; her yerde var ama hiçbir yerde yok derdi James. Sahiden neredesin Jack?
——————————————————————————————————
James ve bir polis memuru Jack’in evinin kapısını kırmaya hazırlanıyordu. Normalde böyle bir günde kimsenin uğraşacağı şey değildi ya, Jack’in çok çayını kahvesini içmişti. Sizin de kaybolma korkunuz varsa sevgili okur, mahalle karakolunuza arada bir uğrayın; çay olur kahve olur, hani pişmaniye olur, eksik etmeyin.
Polis iki hamlede evin kapısını kırdı. James, polis ve bir iki komşu birlikte içeri girdiler. Herkes içeride baygın bir adam, belki de ceset görmeyi bekliyordu. Ama içeride kimse yoktu. Ama eşyalar şaşırtıcıydı. Evde İngiliz bayrağı, İRA kitapçıkları, İrlandaca kitaplar, İngiliz madalyaları vardı. 10 yıldır Dublin’de çalışan polis, Dostoyevski’nin tabiriyle yaşanabilecek her şeyi yaşamış insanların şaşkınlık duygusunu yitirmiş olması beklenen tarzda biri, şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Bunların hepsi nasıl aynı evde olur? Hele bizim Jack’in evinde.
James başta pek şaşırmadı; bu piçin ajan olduğundan şüpheleniyordu zaten. Ama akabinde olanlar James’i de şok etti. Evde defterler vardı; defterleri incelediğinde her sayfanın farklı bir yazıyla yazıldığını fark etti. Kıyafet dolabına baktılar. Aynı erkek kıyafetlerinden birden çok beden numarasına ait kıyafetler vardı. Farklı numaralarda ayakkabılar ama aynı model, aynı marka, aynı renk. Masanın üzerinde Mem Ararat albümü James’i tedirgin etti, işi iyice garipleştiriyordu.
Dublin’de 15 İngiliz istihbarat görevlisinin İRA tarafından infaz edildiği, bir o kadar sivil insanın da İngiliz ordusu eliyle katledildiği gün, bizim sıradan polis memuru bu evden de Jack’ten de uzak durmaya karar verdi. Belli ki garip bir adam; belki Kraliçe’ye çalışıyor, belki İRA’ya, belki direkt Allah’a… o kısmı belirsiz. Kesin olan şey: en iyisi Jack diye biri hiç olmamış gibi yapmak. Şunun şurasında emekliliğine ne kaldı.
James’a sert bir nutuk çekip evden çıktı, daha bahçe kapısını kapatırken her şeyi unutmuştu. Karakola döndü. Ama merak etmiyor değildi: sahiden neredesin Jack?
——————————————————————————————————
Polisle birlikte mahalleli de kaçtı evden. Korkudan bembeyaz olmuşlardı. Hele bir de böyle bir günde, şehir kan kokarken…
James’te ise korkudan eser yoktu; tam tersine keyfi yerindeydi. Bu piçin göründüğü gibi biri olmadığını en başından beri biliyordu. Handiyse şimdi bir hayalet çıksa karşısına Jack diye tanıtsa kendini, suratına tükürürdü: “biliyordum aşağılık herif, sen de bir ibnelik olduğunu biliyordum” derdi. Sigarasını çıkardı, keyif sigarası yaktı, Lily’e anlatacağı anın hayalini kurdu. İçten içe kıskanıyordu Lily’i Jack’ten. Hele o annesi olacak cenaze suratlı kadını kolundan tutup buraya getirmek istiyordu. “Bak bakalım yere göğe sığdıramadığın Jack nasıl biriymiş.” Biri miymiş o bile şüpheli; hortlak bile olabilir pezevenk.
Sigarasından bir yudum daha aldı.
Ben işte buradayım, uğruna öleceğim İrlanda’da uğruna öleceğim Lily’mle,
sahiden sen neredesin Jack?

Bir Cevap Yazın