-avrupa yaşayan bir varlık değil.
Genellikle sevginin, bağlılığın ya da güçlü bir arzunun gölgesi olarak doğar; ancak çoğu zaman o gölge, asıl duygunun önüne geçecek kadar büyür. Bu karmaşık hissin ne olduğunu anlamak için kelimenin kökenine inmek, adeta duygunun anatomisini çıkarmak gibidir.
“Kıskançlık” kelimesinin kökü, Eski Türkçedeki “kıs-” fiiline dayanır. Kısmak; daraltmak, sıkıştırmak, eksiltmek ve kendine saklamak anlamlarına gelir. Bu köke eklenen “-gan” (kıs-gan) eki, eylemin sürekliliğini ve kişinin karakterine dönüştüğünü gösterir. Etimolojinin bize anlattığı hikaye, çok nettir: Kıskançlık, kelimenin tam anlamıyla “ruhun ve bedenin sıkışması” halidir. Kıskandığımız anlarda göğsümüzde hissettiğimiz o daralma, nefesimizin yetmemesi ve kalbimizin sıkışması, binlerce yıl önce bu duyguya isim veren insan-atalarımızın da birebir hissettiği bedensel bir gerçekliktir. Bazı dilbilimciler bu kelimenin “kız-” (ısınmak, öfkelenmek, ateşlenmek) köküyle de akraba olabileceğini söyler. Gerçekten de kıskançlık; hem içimizi sıkan bir cendere hem de içten içe yakan bir ateştir. Duygunun kendisine baktığımızda, dışarıdan ne kadar hırçın ve saldırgan görünse de, içeride devasa bir kırılganlık sakladığını görürüz.
Kıskançlık çoğu zaman “öteki” ile ilgili gibi görünür; “O neden ona baktı?”, “Neden onun sahip olduğuna ben sahip değilim?” veya “Neden beni değil de onu seçti?” Ancak özünde kıskançlık tamamen kendimizle, kendi içsel korkularımızla ilgilidir. Bu duygu, derinlerde yatan “Yeterli miyim?” ve “Sevilmeye layık mıyım?” endişelerinin dışa vurumudur. Kaybetme korkusunun, terk edilme ihtimalinin veya görünmez olma paniğinin sese bürünmüş halidir. İnsan, elinde tutmak istediği şeyi avuçlarında ne kadar çok sıkarsa (kısarsa), onun nefesini o kadar keser ve nihayetinde elinden kayıp gitmesine zemin hazırlar. Kıskançlığı tamamen yok etmek, belki de insan doğasına(insan doğasını her ne kadar kabul etmesem de uzun cümleleri bağlamak için hala önemli bir işlevi var) aykırıdır; çünkü sevginin ve değer vermenin olduğu yerde, onu kaybetme korkusu her zaman küçük bir tohum olarak bekler. Ancak bu duyguyu karanlık bir zindandan çıkarıp aydınlığa kavuşturmanın yolu, onu bastırmak değil, onun ne söylediğini dinlemektir. Göğsümüzdeki o “sıkışma” hissi geldiğinde, bunun karşımızdakinin bir suçu değil, içimizdeki yaralı ve korkmuş tarafın şefkat arayışı olduğunu fark etmek, ateşi söndürmenin ilk adımıdır.
İşte bu girizgahtan sonra söylenebilecek şeylerin söylenmesi gerekir. Kıskanma’nın etimolojik izahı belki de psikolojik bir varyasyon sunmaz bize. Örneğin bu yazıda da insan doğası denilen yalandan daha çok, ülke toplumunun bir arada olma öfkesine değinilmelidir.
bir
evet. “avrupa’nın bizi kıskanması” artık klasikleşmiş bir politik argüman. ya da politikleşmiş klasik bir argüman. bazı ilerici düşmanlarımız, bu argümanın içinin hepten boş ve küf olduğunu iddia edebilir. hatta ihanet içerisinde, “iktidar, halkımızın açlığını unutturmak için böylesi boş sloganlara ihtiyaç duyuyor!” diyebilir. buna aldanmamak gerektiğini düşünüyorum. zira asilerimiz ülkenin salahiyetini o denli düşünmektedirler ki; düşünce denen meselenin yoksullardan ve çıplaklardan başka yönleri olabileceğini unutmuş olabilirler.
hatırlatmakta fayda var.
iki
avrupanın düşün tarihi, dünyanın nasıl yönetilmesi gerektiğine yönelik idealist spekülasyonlardan başka, can sıkıntısının varoluşun devinim gücü olduğunu anlatır. en azından ben, tarihi aklamak isterken, can sıkıntısından bahseden avrupayı referans alıyorum. belki de bu yüzden halatlara tutunamıyorum. halatlarımızı can sıkıntısıyla açıklayabiliyorum.
insanın, bir hayvan olarak akrabalarından kopuşunu da can sıkıntısıyla açıklayabiliyorum. evrimsel süreç bize tesadüflerin ve gücün öneminden bahsediyor olabilir. hatta buna bilim isimli teorilerden taraftar da bulabilir. sözgelimi, kendisini yinelemeden geliştirebilen zeka ve bu zekanın sağladığı fiziki güç, insanı ayakta tutabilmiştir. gerçekten ayakta tutmaktan söz ediyorum. yani zelzeleden. biyokırımlardan, buzçağından, gökten düşen meteordan, tufanlardan sonra yok olan türler arasına girmemesinden değil; bütün bunlar sayesinde evrilerek iki ayağının üstünde durmasıyla bugünlere gelmesinden söz ediyorum. evet, sözler içinde bir önemi, bir yeri olabilir. bilim kilisesince vaftiz edilenler, vaftiz edildikleri ve kutsandıkları yerden bakınca maymunsu hayvanın en sonunda insan olduğunu görebilir. oysa benim baktığım yerden bakılırsa, ayakları üzerinde doğrulan insanın sadece evrilmiş bir maymun olduğu görülecektir.
çünkü yaşıyor oluşumuzu açıklamak için biyolojiden ve oksijenden daha fazlasına ihtiyacımız vardır. ve bana kızılacak hiçbir neden göremiyorum. insanı mistisize etmekten daha onurlu bir uğraşı bilmiyorum. çünkü kalbimiz attığı, kanımız damarda aktığı sürece yaşamaktan söz ediyor bilim. yalan. buna niçin karşı çıkmayacakmışım? insana zeka denen gömleği acımasızca giydiriyorlar. hayvanlardan farkımızın bundan ibaret olduğunu söylüyorlar. ve bu yüzdenmiş sanayi inkılabı! yersen tabi.
can sıkıntısıdır: başlatan ve yürüten. hiçbir türe nasip olmamış bir yetenek bu. sudan çıktık çünkü canımız sıkılıyordu. sürünmek yerine zıplamayı tercih ettik çünkü canımız sıkılıyordu. toprakta zıplamak yerine ağaçlarda zıplamak istedik çünkü canımız sıkılıyordu. ağaçlarda o kadar zıpladık ki artık ayağımız toprağa değsin diye yerlere düştük ve dizimizi kanattık çünkü canımız sıkılıyordu. konuşmak bağrışmak istedik çünkü sustukça can sıkıntımız büyüyordu. ağzımızdan dökülen ses, bir anlama kavuşsun diye dil denen canavarı yarattık çünkü canımız sıkılıyordu. bir araya geldik çünkü tek başımıza canımız sıkılıyordu. bir araya gelince gruplar halinde ayrılmak istedik çünkü bir araya gelince birbirimizin canını sıkıyorduk çünkü canımız sıkılıyordu. adımız olsun istedik çünkü adsız olmak canımızı sıkıyordu. ot yemek istedik, buğday ve salçalı mercimek çorbası istedik, şeftali ve vişne istedik, tarımı ve yerleşik hayatı istedik çünkü domuz vurmaktan çünkü ceylanın sıcak karnını soğuk dişlerimizle parçalamaktan çünkü düzensiz sevişmekten çünkü kemik kemirmekten çünkü göç etmekten çünkü ağrılı midelerden çünkü tehlikeden canımız sıkılıyordu. devleti kurduk devleti kurduktan sonra kudurduk çünkü canımız sıkılıyordu. kadınlar mağarada çadırda evde kalsın istedik, bebek baksın meme açsın bebek emsin meme açsın erkekler ve devletler memeyle haşır neşir olsun istedik çünkü canımız sıkılıyordu. önce ülke olduk sonra ülkeye uygun bir ulus yarattık çünkü canımız sıkılıyordu. tanrıyı yarattık tapmak için çünkü canımız sıkılıyordu. savaştık, kan döktük, mülk edindik, tapmak için yarattığımız tanrıya artık tapmamaya karar verdik, artık tapmak istemeyen insanları hala tapan insanlar olarak öldürdük çünkü canımız sıkılıyordu. demir, tunç ve bakır falan gördük çünkü canımız sıkılıyordu. ihtilaller, akımlar, bolşevikler ve menşevikler eyledik çünkü canımız sıkılıyordu.
bu böyle sürüp gider. Gider çünkü canımız sıkılıyordu.
insanlık tarihi üzerine böyle kendinden emin laflar ederken; kanıtlı evrim yerine kanıtsız can sıkıntısı kelimesini tercih etmem canınızı sıkıyor olabilir. can sıkıntısının insanın fizik ve düşün tarihini sürdürdüğünü ispatlamamı istiyorsunuz belki de. ama bu yazıda hiçbir şeyin ispata ihtiyacı yoktur. kaldı ki ne ispatlayacak bir bilgim ne de kütüphanelere ve laboratuvarlara gitmişliğim var. bir bok bilmiyorum aslına bakarsanız. yani size hiçbir şey ispatlayamam, gerçekler sunamam, deneyler yapamam, anket açamam, darwin’den ve einstein’den alıntılar yapamam: inanın yapamam çünkü canım çok sıkılıyor.
işte uzun sayıklamalarımdan sonra, avrupa’nın bizi kıskanması için başat nedeni yeterince açıkladığımı düşünüyorum.
başat neden: can sıkıntısıdır. Schopenhauer’in dediği gibi, “insan hayatı acı ile can sıkıntısı arasında gidip gelen bir sarkaçtır.”
Avrupalı, sistemin kusurlu kusursuzluğu yüzünden sarkacın can sıkıntısı ucunda donup kalmıştır. İsveçli bir memurun veya Alman bir işçinin hayatındaki en büyük heyecan, trenin iki dakika gecikmesi olabilir. Elbette ki sınıf savaşımı Avrupa için hala bir realitedir, bunu yadsımıyorum. Avrupa’da betonlara gark olmuş evsizler, gazete küpürlerine konu olmayı bekleyen ölü kadınlar, tecavüzler ve bebelere çakmak gazı vermeyen nalburlar vardır, biliyorum. Ancak bunlar öz olarak Avrupa’da değil, Portekiz’de Fransa’da İskandinavya’da değil, Ctrl C + V misali Avrupa’nın her sokağına bulaşmış Türkiye ülkeciklerinde yaşanmaktadır. Dediğim gibi Avrupa’yı yaşayan bir varlık olarak ele almadığımı en başta söylemiştim.
Ama ne olursunuz!
Seccadeye kundurayla basınca oy kaybedebilen bir cumhurbaşkanı adayı olmuş mudur Avrupa’nın?
Açlıkla baş edebilelim diye, “simit yiyerek hayatta kalabilirsiniz!” gibi mükemmel ve dahiyane çözüm önerisi olan aktrisi olmuş mudur?
Ülkesi Çernobil faciasının eşiğindeyken, insanlar çay hasadından ve kanserden dökülürken toprağa; sorumlu bakanın televizyonlara çıkıp “radyasyon karadeniz’i etkilemedi!” diyerek ve gülerek çay yudumladığı olmuş mudur?
Çocuklar çocukları öldürüyor diye çözümü öldürülen çocuk öldürülmesin üzerinde yürütmek yerine, öldüren çocuğu daha fazla cezaevinde tutmakta ısrar etmiş midir?
Köpekler insanları ısırıyor diye problemi köpekleri ortadan kaldırmakla çözebileceğini düşünmüş müdür hiç?
Yedi yaşındaki bir kıza tecavüz edilmesin diye evlilik yaşını düşürmeyi tartışmaya açmış mıdır Avrupa?
Devlet dersinde öldürülen oğlanların cemaat yurtlarında….
üç
işte onlar bizim bu “adrenalin dolu”, kaotik ve tutkulu hayatta kalma savaşımızı kıskanıyor olabilir. türkiye’de bir yasanın, bir yönetmeliğin veya sıradan bir mahkeme kararının yarın ne getireceğini bilememenin yarattığı o muazzam “sürpriz” faktörünü kıskanıyor olabilir. avrupa’daki o sıkıcı hukuki kesinliğe, hukukun üstünlüğüne karşı; bizdeki esnek, her an her şeyin olabileceği, vatandaşın sürekli tetikte kalıp zihnini çalıştırdığı dinamik yapıyı kıskanıyor olabilir. isviçre’nin pastel renkli, neşeli ve sığ sıkıcılığında yaşamak varken; her gün siyah beyaz, uzun planlı bir Béla Tarr filminin ağırlığını veya bir Michael Haneke filminin o derinden gelen tekinsiz gerilimini iliklerine kadar hissetmek dururken, kim Avrupa’da yaşamak ister ki? avrupalı işte bu sinematografik derinliğimizi, dramamızı kıskanıyor olabilir. uçan arabaları, her gün bulunan yeni doğalgaz/petrol rezervlerini, dış güçlerin bizimle uğraşmak için mesaiye kalmasını ve sadece ekranda var olan o ihtişamlı refah seviyesini kıskanıyor olabilir. bizim kadar “heyecanlı” (kriz dolu) bir hayatları olmadığı için yaşadıkları can sıkıntısı, bir gecede değişen kanunlarla her güne sürprizle uyanma lüksümüzü, enflasyon sayesinde hepimizin birer ekonomi profesörüne dönüşmesini kıskanıyor olabilir. ayrıca ülke olarak o kadar yüce gönüllüyüz ki; yıllarca kendi vergilerimizle okuttuğumuz, yetiştirdiğimiz doktorları, mühendisleri ve yazılımcıları sırf Avrupa’nın sağlık ve teknoloji sistemi çökmesin diye bedavaya onlara hediye etmemizi kıskanıyor olabilir.
çünkü orta sınıf avrupalılar ekonomik refah içinde çürüyor, her şeyin tıkır tıkır işlediği bir sistemde yaşamanın getirdiği o korkunç ruhsal boşlukla can sıkıntısından geberiyor. oysa biz anüse jopları, korneaya biber gazlarını, roboski’yi ve soma’yı, öğrencinin ve işçinin intiharlarını yirmibirinci yüzyılda doludizgin tecrübe ettiğimizden; insanın mücadele etmeden var olamayacağını, hayatta kalma sanatını severek “gerçekten” yaşadığımızı hissediyoruz.
ne yazık ki bu şeraitten yoksundur Avrupa. biz de avrupadan yoksuluz. KISKANILIYORUZ.

Bir Cevap Yazın