saat on yedi yirmi beş
Bana benzeyen birisiyle sana benzeyen birisi evleniyordu ve düğün günü hepimiz oradaydık. Tanıdığımız kim varsa oradaydı. Öğretmenler, tecimenler, çocukluk arkadaşları, gençlik yanılgıları, eskimeyen sevgililerimiz, seviştiklerimiz, birlikte çay içtiğimiz yabancılar, yalancılar, teröristler, çakmak gazı vermeyen nalburlar, tekeller, yaşayan annelerimiz, sürekli ölen babalarımız, olmayan kız kardeşlerimiz, kedilerimiz, akrabalarımız, akbabalarımız, dinlediğimiz şarkılar, şarkıcılar, instagram dm kutumuz, zenci boksörlerimiz, aktörler, aktrisler, okuduğumuz kitapların kahramanları, yaşamadığımız şehirler, lüküs lambalar, eslek insanlar, öc alanlar, kantin bahçeleri, okul sıraları, kamu koridorları, yüzünü bilgisayardan çevirmeyen doktorlar, yaşlı komşular, sorgucular, nezarethanedeki çorbalar, halk otobüsleri, taksiciler, sokaklar, evsizler, evliler, roj yakan evsizler, roj yakan evliler, büyüklük arkadaşları, şizofrenler, gözetmenler ve biz…
saat on dokuz on altı
Bana benzeyen birisiyle sana benzeyen birisi evleniyordu yani biz evlenmiyorduk. Caddeye bakan iki katlı bir düğün salonunda, bilinmeyen bir dille ritim tutuyorlardı tanıdığımız kim varsa. Boyalı kadınlar ve boyasız erkekler; kimisi ayakta ve halayla, kimisi oturaklı ve pasta fanta tatmakla, kimisi de takım elbiseli oğlanlarla pembe gelinlikli kızları pistten uzaklaştırmakla meşguldü. Bana benzeyen birisiyle sana benzeyen birisi, salonun ucunda, ucuz orkestranın direkt önünde, dantelli bir masada yan yanaydılar. Biz ise henüz hiç birisinin keşfetmediği ikinci katta, olan biteni şaşkınlıkla izleyip trabzanlara yaslanmıştık.
saat yirmi sıfır sekiz
Bana benzeyen birisiyle sana benzeyen birisinin evlendiği düğün salonunun girişinde, kadınlar tuvaletinin önündeydim. Senin çıkmanı bekliyordum. Seni diğerlerinden ayırt edebilmek için sabahleyin gözlerimin önünde giydiklerini hatırlamaya çalışıyordum. Bir yıldır yıkanmayan kot pantolon, benim bordo donumla yıkandığı için artık beyaz olmayan tişört ve derisi soyulmuş ceket… Seni tanıyabilmek için daha fazlasına ihtiyacım olduğunu bilmiyordum. Halbuki havsalama biraz daha saldırsam; yaşayan annenin boynuna doladığı muskayı, eskimeyen sevgilinin armağan ettiği iğrenç kolyeyi, memelerin hiçbir sütyeni taşıyamadığı için kendini belli eden tübüler ucunu ve sürekli ölen babalarımızın mezarlarını tekmelerken çamurlaşan Converse’in… Bence bunlar yeterliydi seni hatırlamak için.
saat yirmi otuz üç
Bana benzeyen birisiyle sana benzeyen birisinin düğününde, yirmi beş dakika boyunca tuvalette ne yaptığını sordum. Birdenbire gülmeye başladın. “Herkes ne yapıyorsa onu..!” dedin. Oysa göz kapaklarındaki zift yanaklarına bulaşmıştı. Kirpiklerin ıslaktı. Şakaklarındaki tüyler bile ıslaktı. Avurtların kızarmıştı. Leş gibi sigara kokuyordun. Ağzından hala duman çıkıyordu. “Ağladın mı?” diye sordum. Yine gülmeye başladın. Ellerimden tuttun. Ceketinin cebinden çıkardığın saçları, avucumun içine bıraktın. Avucumu sımsıkı kapattın. Hemen burnun kanadı. Yürümeye başladın. Kalabalığın arasına karıştın. Senden sonra… Senden sonra kim çıktıysa tuvaletten… Hepsi avuçlarıma yolunmuş saçlar bıraktı.
saat yirmi bir on iki
Bana benzeyen birisiyle sana benzeyen birisine ayrılan odanın önündeydik. “Gelin Damat Odası” yazıyordu koskocaman. İnsanlar girip çıkıyordu. Bir fırsatını bulup daldın içeriye sen de. Ben de arkandan tabii… Hemen yanlarına oturdun. Her ne kadar gülümsemeye çalışsalar da bize karşı olan şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Bir sigara rica ettin damattan. “Pardon, anlamadım..” dedi. Fakat ben anlamıştım. Sana bir dal uzattım. Yaktın. İlk dumanı boca ettin damadın serçe parmağındaki kınaya. Sonra ayağa kalktın. Onlara ıslıkla bir şeyler çaldın. Ayaklarını tabureye uzattın. Converse’i araladın. Küçük bir tabanca çıkardın. Kaşla göz arasında damada doğrulttun. Üç el ateş ettin. Geline dönüp, “mutluluklar!” diledin.
saat yirmi bir on dört
Bana benzeyen birisiyle sana benzeyen birisine ayrılan odadan koşar adım ayrıldın. Düğün salonunun çıkış kapısından, ki bu aynı zamanda girdiğimiz kapı, geçtiğini gördüm. Kurşun sesinin yankısıyla tanıdığımız kim varsa doluştu oraya. Bütün kalabalık… Yani öğretmenler, tecimenler, çocukluk arkadaşları, gençlik yanılgıları, eskimeyen sevgililerimiz, seviştiklerimiz, birlikte çay içtiğimiz yabancılar, yalancılar, teröristler, çakmak gazı vermeyen nalburlar, tekeller, yaşayan annelerimiz, sürekli ölen babalarımız, olmayan kız kardeşlerimiz, kedilerimiz, akrabalarımız, akbabalarımız, dinlediğimiz şarkılar, şarkıcılar, instagram dm kutumuz, zenci boksörlerimiz, aktörler, aktrisler, okuduğumuz kitapların kahramanları, yaşamadığımız şehirler, lüküs lambalar, eslek insanlar, öc alanlar, kantin bahçeleri, okul sıraları, kamu koridorları, yüzünü bilgisayardan çevirmeyen doktorlar, yaşlı komşular, sorgucular, nezarethanedeki çorbalar, halk otobüsleri, taksiciler, sokaklar, evsizler, evliler, roj yakan evsizler, roj yakan evliler, büyüklük arkadaşları, şizofrenler, gözetmenler ve benle, sana benzeyen birisi…
saat yirmi bir on sekiz
Caddeden koşuşunu izliyorduk hep birlikte. Kimsenin kovalamadığı bir koşu… Derken karşıdaki mağazanın camlarına atladın. Paramparça oldun. Birden buharlaştın. İçim bir tuhaf oldu. Rüyadan uyandım. İçim hala… BİR TUHAFTI.

Bir Cevap Yazın