OP.477: berfin oğuz – aşksızlık*

Büyülü tüm masalların kapısı her zaman mucizeye mi açılır? Tüm hikâyeler iyi son ile mi biter? Herkes içindeki iyi parçasını bulabilir mi? Ve bütün aşklar hep kavuşmakla mı terbiye olurdu?

Midenin parça parça yanmasından, gözlerinin her an olur olmadık yerde arsızca dolmasından, sigaranın ve ağrılı şarkıların eşliğinde ağır ağır akan günlerin sızısından. Aşk her zaman iki kişi ve iki kalp içinde mi büyürdü? İki kişinin çemberinden akan hatıralar nereye ulaşırdı? İnsan gerçekten çift mi yaratılırdı? Herkes hak ettiği yarısını mı bulurdu yoksa yarısı sandığından ağzının payını mı alırdı? Aşk kadar aşksızlık da vardı bu memlekette. Sevilmek kadar sevilememek. Güzelsen şansın bir tane daha fazlaydı. Ya çirkinsen? Herkesin uzaktan bile göreceği kadar yaralıysan? Nereye gidersen git, yanlışı tam belinden kavrıyorsan? Ya senin de cezan aşksızlıksa?

Sokağın yanlış tarafında yürürken insanların yüzüne bakıp nereli olduklarını merak eder, hangi memleketin acısını yüreğinde getirmişti bu şehre diye düşünürdüm. Ya da göründüğü kadar güzel miydi içi? Ellerinin doluluğu, çantasının pahalılığı işe yarıyor muydu? Metronun tam ortasında oturup gelen trenleri izlerken aşağı düşüp kafamın yarılmasını, birbirlerini korkusuzca öpen sevgilileri ve yorgun bedenimi düşünürdüm. Yorgun bedenimi eve sürüklemekten usanmış, aynı güne ve rezil iş seçimime, sürekli aynı şeyleri konuşan dilime acıyor gibiyim her saniye. Hayatın tutunacak bir ortası olduğunu biliyor ve sanki o ortayı ararken hep kenarında geçip gidiyordum. Meselenin o his olduğuna emindim. Bir de mide bulandırıcı döngüyü kırmak gerektiğinden. Doğruyu biliyorum, bilhassa seçeneklerden hangisini işaretleyeceğimi de. Ama sanki ruhum bedenimden ayrılıyor, bedenim ısrarla yanlışa sarılıyor, ruhum ise çığlık çığlığa bağırıyordu ardından. Bu bahsedilen üç harfli his, sanılanın aksine, hep doğru insanla yaşanmıyordu. İki kişilik olduğu kadar tek kişilikti de. Tek kişi yaşanılanı ceza gibiydi.

Bazen hiç tanımadığım birine başımı yaslamak istiyor, yanımda duran birine bir anda sarılmayı düşlüyordum. Hiçbir şey sormasın, garipsemesin, öylece dursun. İçin için dökülüyor parçalarım, her an birbirine koşar adım sarılanları görünce. Aşksızlığım omzuma oturmuş kahkahalar atıyordu bu halime. Onun hissi sahici bir sarılma anıydı sanki. Yürürken herkesin yüzüne bakmak istiyordum. İnsanların birbirine benzemiyor oluşu, hoşuma gidiyordu. Herkes farklıysa, milyon kez farklı aşk yaşanabilirdi ihtimaller dâhilinde ve hepsi kendi çemberinde taptaze anılar biriktirirdi. Ben de oturup dinlerdim onların hikâyelerini. Tanışma hikâyelerine sımsıkı sarılmak isterdim. O hissi her gördüğümde sormak isterdim: Nasıl buldun onu? Ve tabii ki onu nasıl bulamadın? En çok merak ettiğim de buydu. Nasıl olurdu da bunca insan kalabalığında doyasıya sevileceğin birini bulamazdın? Gördüğüm çiftlere anlam veremez, nasıl yan yana durup bu kadar uzak olabilirler, el ele olmanın şansını nasıl tekmeleyebilirlerdi… Dokunmak için milyonlarca fırsatın varken kavgaların arasında bağrışmak neden? Belki de insan, sahip olduğu her şeyin nankörüydü. Sahip olamadığını delicesine ister, avucunun içinden düşürürcesine sallardı aşağıya. Hayalleri süsleyen birini yakaladığında sömürgesi olacak kadar hâkim olacağını sanır insan. Ama aşk hiçbir insanın bağlamında değildi. Kendi özgürlüğünde yeşerir kimseye boyun eğmezdi. Biliyorum eğer hak ettiğini almazsa terk ederdi. Ve buna bin pişman olurdun. Bu yüzdendir ki üzerine milyonlarca şiir yazılan bu kelimeyi tuttuğunda yapışmalısın yakasına.

Tekrarı yaşanılan şeyler, ilk zamanın heyecanını her zaman taşımazdı. Bıkkınlığa dönüşebilirdi. Her şeyin tadı, eline ilk geçtiği anda bambaşkaydı. Bundan sebeple insanlara inanılmaz bir öfke beslerdim. Hiç çabasız, aşk içinde kavrulmasına ve kıymet bilmezliğine eğreti olurdum. Hislerine onun adını koymamasına, herkesin içinde bir kere bile ilan etmemiş olmasına şaşırırdım. İçi kıpır kıpır olmalı ve sonunda neden yaptım dese bile herkese ilan edilmeliydi aşk. Sonunu düşünmeden koşar adım, gerekirse yere çakılarak devam etmelisin. Birinin gözlerinin rengine dikkatlice bakmak ve güneş vurduğunda daha farklı olduğunu hissetmek, ilk uyandığı andan itibaren seninle bıkmadan konuşmasını dinlemek, her an sana dönebilecek bir ihtimal değil. Yanlış anda yanlış kişiyle olduğunda bile sevilme ihtimalini kaçırmamalı insan. Çünkü inanırdım ki tüm yanlış anlar ve yanlış kişiler, seni doğru aşka ulaştırırdı. Yani şu sözde olduğu gibi;

Bilsem ki sana varmak içindi
Bütün mola sancıları,
Bütün stabilize arkadaşlıklar.
Daha hızlı koşardım,
Severadım gelirdim
Gözlerinin mercan maviliğine.” *

Bütün bunların çerçevesinde aşka ve aşksızlığa dair her şeyi bilmek isterim. Ve erkeklerin, kadınların eline geçen her anı doyasıya öpmesini, kucaklamasını.

Aşkı aşıkken bile arzulayan herkese.





*: Yılmaz Erdoğan – Yeni Bir Sayfada Sana Bakmak

Bir Cevap Yazın

opus sanat* sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin