Kategori: deneme
-
op.456: feyza menteş – döl ve öl*

Yirmi dört yıl boyunca; duyduğum uzun tiratların sonunda aklımda kalan ve sorguya çektiğimde Allah’la kapıştığımı birebir hissettiğim nasihatten biri şudur: “İnsan biraz da kendi kaderini kendisi yazmalı.” Yırtık külotlu çoraplar, yabancı adamlarla süren geceler, ucuz odalar, içki, uyuşturucu, duvar ve barlar gözümün önünden geçtiğinde kaderimi yazacak yerin de yerin dibi olduğunu anlayabiliyordum bir tek.Anlayabilmenin getirdiği…
-
op.454: çağla nalbantoğlu – değil evimizden başkası*

Dişim ağrıyor. Dizlerim kitleniyor. En önemlisi duvarları ittirmek dişlerimle. Yumruklamayı bıraktım çünkü ellerimle. Bu eşiği geçersem hallolacak gibi tüm borçlar, kurum ödemeleri, faturalar, görüşmediklerim, mecburen yüzünü gördüklerim, gözlerimde sönen kafamda yanan ışık, hastane koridorları, raporlar, kan örnekleri ve annem. Diğer kalan şeylerle daha samimi fakat daha tahammülsüzüm. Ve kaçışımın bununla pek alakası yok. Not defterime…
-
op.441: muhammed isa – belleğin azmi*

O zamanlar daha o insanlar yoktu; ya da belki vardılar ama bugünkü ağırlıklarıyla hayatımıza çökmemişlerdi. Varlıkları bu kadar yer kaplamıyor, her boşluğu doldurmakta bu kadar ısrarcı davranmıyorlardı. İnsan, kiminle neyi yaşadığını ayırt etmek zorunda kalmadan da var olabiliyordu; hafıza henüz bir arşiv değil, sadece hatırlamanın kendisiydi. Daha o zamanlar bizim kafamız bu kadar karışık değildi,…
-
op.440: talha kutay – ölüm ne zaman acı hissettirir?: toplumsal acının üstünlüğüne dair deneme*

Acı dindi diyorum bazen yağmur dindi der gibi.” (Didem Madak – 128 Dikişli Şiir)” “Ne çok acı var,” der Cahit Zarifoğlu “Sarıkamış 1979” başlıklı yazısının girişinde. Zarifoğlu’na benzer şekilde İsmet Özel de “yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.” diye yazar birkaç dişe bedel olan şiirinde. Yaşam çoğu zaman acılarla örülü bir bütündür. Peki insan bu kadar acının…
-
op.429: feyza menteş – yükseliş ve düşüş*

Sona tek bir ağız kalıyor. Dişleri dökülmüş kocaman bir ağız, kokuyor. Sonunda bir çığlık duyuluyor. İfadelerle çoğalmak, tam bir facia. Nesilden nesil-e işleyen kir. Bütünleşip bir araya geldiğinizde siz, kök ağacının dallarındaki bütün mırıltılar, uğultunun içinde bir sesin daha gürlemesi demek sadece. Kayboluyorum da değil. Dinlemiyorum. Ve sabit durup kökleşmediğim için kalabalıklaşma durumuna muazzam ilgi…
-
op.424: koray feyiz – FOUCAULT’NUN DAMARıNı SEZDiREN BİR DENEME; şiirin cinsiyeti YOKTUR… ANDROJENDİR…*

Şiir, sabahı beklemez. Şiir, kendini doğuran bir gece kuşudur; kanatlarının bir yarısı kadın, bir yarısı erkek tüylerinden örülmüş değildir. Onun kanadı, cinsiyetin tarihsel icatlarını silen, etin üstünden geçen bir hafıza rüzgârıdır. Michel Foucault, “cinsiyet” dediğimiz şeyin, biyolojiden çok iktidar ağlarının, söylem inşalarının, beden üzerine kurulan yasal ve ahlaki mimarilerin ürünü olduğunu söylerdi. Onun gözünde cinsiyet,…
-
op.416: melek zehra balcı – kayıp adres*

Derin bir sessizliğin dibi bile olsa en sedasız olanlar bile rahatsız edebilir ruhunu. Farkına varmaz saniyen, nasıl değişebildiğine. Aynada bakıp geçmekle olmaz, belli ki sağaltılmışını görmek, ne kadar bakarsan o kadar nihan, ne kadar bakarsan diğer günden daha yabancı, kendi kendine. Gözlerinin etrafında sis var bazı günler, en yakınındakini bile göremediğin. O sisin yaratıcısı sen misini? Etrafın ne zamandır senden gayrı oldu? Gerçekliğin…
-
op.406: Şehriban yaman – benim odam güzel herkesinkinden*

“İnsanın sığınağı ne zamandır susmak oldu bilmiyorum. Ama bazı kapılar konuşarak değil, sessizce açılır.” Yıllar sonra oraya geri döndüğümde kapı hâlâ aynıydı: biraz zor açılır, paslı ama inatla yerinden kıpırdayan cinsten. Beni gören bir ev değil de beni hâlâ bilen bir oda gibiydi. Penceresi kapanmış, içerisi rutubetle dolmuştu. Ama nedense en çok orada nefes alabildim.…
-
op.402: berfin oğuz – bin yıldır aranan ama bulunamayacağından emin olunan o şey*

Bin yıldır aranan ama bulunamayacağından emin olunan o şey. Bütün ömrünü aciz ve işe yaramaz hissettiren. Bir an gözünün önüne gelip tüm felaket senaryolarını tekrar ettiren. Geceleri sabahı aratan, sabahları geceye koşturan. Nereye gidersen git ne kadar uğraşırsan uğraş, senin olmayacak olan ‘O’ şey. Tırnaklarını ellerine geçirip kanatana kadar Allah’a bin kelam dua ettikten sonra bir milim yanına kaymayacak.…
-
op.394: aydın akyüz – shelley’nin şiir savunusu*

“Şiir, insandaki tanrısallığı çürümekten kurtarır.” Percy Bysshe Shelley (1792-1822), söz (şiir)’üne doyamamış ve henüz otuz yaşındayken boğularak hayata veda etmiş bir şairdir. Eşkâli tanınmadığı için cebindeki bir şiirle teşhis edilmiş, cesedi yakılarak boğulduğu İtalya’nın sularına savrulmuştur. Shelley, İngiliz romantiklerindendir ve aynı zamanda iyi bir düşünürdür. Ateizm taraftarı şiirler yazdığı için Oxford’dan kovulmuşluğu vardır. Kovulmuş kovulmasına…
-
op.388: feyza menteş – irtifa ya da kor*

Ben de ara sıra oturuyorum tımarhanemde. Pencerem olmadığı için başımı duvarlara yaslıyorum. Başımı duvarlara yaslayıp, kim geçiyor diye sokaklarımdan bakıyorum. Başımı duvarlara vura vura kovuluyorum bu mahalleden de!Öteyi göremiyorum, buğun ötesini merak etmiyor deliliğim. Kanıma işlenen hiçbir şey ve özellikle cesaretim, bana bir çıkış yönü sunmuyor. Tanrı da indirmiyor gökyüzünden bir yağmur ya da kubbe. Aramız…
-
op.383: koray feyiz – saat*

Burada benimle olmayacağınızı bilseydim, o kahvaltı için uyanırdım. O yürüyüşe çıkacaktım, o şakayı yapacaktım. O röportajı atlardım, kampa giderdim. Hasta olduğunuz zaman sizi ziyaret ederdim, gece kalırdım. Dönemimizin kaybolacağını bilseydim, ağır ağır yürürdüm. Yavaşça sınıftan çıkıp sizinle güreşirdim. Az önce yanımdan geçen birinci sınıf öğrencime merhaba demek için kulaklığımı saklayarak sınıfa yürürdüm. Başım dik bir şekilde ona doğru gider…
-
op.372: talha kutay – otuz beşe on kala kalemin şakıdığı*

Güneşin doğuşu bir beklenendir bazı yürekler için. Bazıları içinse gelmesi istenmeyen astrolojik bir olaydır, astroloji nedir, pek bilinmese de. Annesi ölen biri, sevmez doğmasını. Çünkü bilir ki cenaze işleri mesaiye başlar, güneşin doğmasıyla. Karanlık anneciğiyle birlikte olmanın tek koşuludur, her ne kadar bitecek olsa da. Anneciği buluşurken sonsuzluğun aydınlığıyla, kendisi tanışır çayın demi gibi bir…
-
op.370: feyza menteş – yirmi dört*

Kalbimdeki mezbahayla bütünleşti toprak. Yoksunluk sınırlarında gezinirken yüzyıldır koruduğum delilik. Korkunç bir ihtilal kopardı geceyi ellerimden. Ateş aldı mürekkep. Şarjörü dolduran gözlerimdi, sözlüklere daldım. Dirim, ulu ve yalnızdı. Sefil ve şehvetli gömüldüm ben. Ebedi huzursuzluk açtı göğüs kafesimi, ebedi huzursuzluğun eziyeti sardı ruhumu. Keşke, o gece odamı boyasaydı bir kiralık katil, ben bir kilometre aşmayı düşünürken kendimden. Nalburdan…
-
op.352: ayşe zeynep öztürk – aşk bitti!*

Şimdi gel, gel sor bana! O kırk kuş geçmeseydi dağın ardına, verebilir miydim cevabını? O eski İran masalında aşık, maşukun gözlerine bakıp, “Bana gülümsediğinde biliyordum ki ben yüzyıllardır yeryüzünde seni aramışım,” demeseydi, öyle nefessiz bakabilir miydim sana? Durabilir miydim karşında? İbn-i Arabi, “Aşık olduğumu hem öldürür, hem diyetini öderim,” diyerek muhabbetin hasıl olduğu kişinin kalbinde…
-
op.346: berşan koca – insanlar anüs*

Kaydedilen en yüksek sıcaklık. Bugün burada yanıyoruz. Yunanistan’ın çok yakınında, bir kenar kasabada adımlarımızı hızlandırıp limonlu bir şeyhler içmek için yalvarıyoruz. Zor, çok zor alınan nefesi, akciğer rahatlığıyla vermek. Gözümüzden yaşlar geliyor. Nihayet soluklandığımız ilk kıraathanede oturup bakındığımız bu tabela, paslı bir şeyh üzerine çiziktirilmiş yazı ve “İnsanlar Anüs!” Eskimiş harfleri bir taze boya içerisinde…
-
op.323: feyza menteş – bir başkalık yok*

Kimi için geçici bir illüzyondan ibaret hayat. Hassas ruhlar adına sargı bezi ve yaralanmadan. Fazla hasarın dozundan çürüyen bedenler için bir başkalığı olmayan travmalardan. Tüm mutsuzluklarını kadraja sığdıran için bir rolü canlandırmaktan her gün. Kimi için tarihi gecikmiş siyanürden. Doğum nedenine küçük harflerle yazılacak bir dünya bahaneden, kimi için yaşamaya inat etmek. Sadece bahaneden. Yani…
-
op.314: çağla nalbantoğlu – kentler ve ah!*

Masada duran ilaçları düşündüm ve ardından adımı. Adımlarımı sigara paketine gelince hızlandırıp boynumu küllükten aşağı sallandırdım. Vuruldum. Sokaktan biri örtüsüz, iki kadın geçti. Arkalarından frenler, adamlar, izmaritler ve çocuklar. Beraber yani aynı, diyerek yürüdü biri. Kolunu bir başkasının koluna geçirmiş, zincirlerini arıyor. Biri akılsız, iki adam geçiyor sokaktan, kırılıp dağılan kaldırım taşına sinirleniyor. Sövüyor, annesini…
-
op.305: müge kartal – eşik*

Gelmemem gereken bir kapı eşiğindeyim. Öyle bir eşik ki imkansızlıklarımı bile peşimde sürükleyebilecek kadar kapalı. Kabuslarımda kaç kere o kapıdan çaresizce döndüm ve kendi elimi kendim tuttum, bilmiyorum. Belki de tuttuğumu sandığım elim, bir anahtardı. Bu eşikte bulunmamam gerektiğini, kafamda yüzlerce kez seninle tartışmış olduğumdan biliyorum. Ve tüm tartışmaları kaybettim. Ne olursa olsun kalbimin bir…
-
op.289: sylvan clownson – bu aralar kendimi tarzan sanmaya çok müsaitim*

‘Ben’ kelimesini karşındaki söylediğinde sana benden bahsedildiği gibi bir his yaratıyor. Normal bir insan ‘ben’den kimin kastedildiğinin ayırdını otomatik yapar. Ama bana hep garip geldi. Bana bir nevi benden bahsedilmesi… Karşımdaki başka ‘ben’in içerimdeki benle bağı. Bir süredir fazlasıyla yoğunum. Şehir, damarlarımda akıyor. Modern insan hayatını ölümüne yaşıyorum. Kapitalizmi sömürüyorum. Tırmanmak için kafa eziyorum. Başlı…