Kategori: deneme
-

OP.488: çağla nalbantoğlu – mahfuza*
Umurumda olmayan bir çok şey oldu ve birçok dostu yitirdim bu yolda. Ayaklarımdan önce beynimin çalışma prensibini kalın küflü tahtalara resmettim. Bence aslolandır yalnızlık, esastır cümlen, esastır yankı, esasen buradayım ve yassı. Doğrulmaya cesaretim yok hanidir, kırıp kabuklarımı. Çıkarmak içimden…
-

OP.485: sylvan clownson – /solucan*
Evimin yakınlarında teorik fizik adına bir nevi kanıt niteliğinde bir sokaklar zinciri var. Bir teoriden ilham alarak o kestirmeye ‘solucan’ diyoruz. Fizikle hiç alakası olmayanlar için, iki nokta arasındaki en kestirme yol. İlk nokta benim evim. Diğeri, evde değilsem bulunduğum…
-

OP.477: berfin oğuz – aşksızlık*
Büyülü tüm masalların kapısı her zaman mucizeye mi açılır? Tüm hikâyeler iyi son ile mi biter? Herkes içindeki iyi parçasını bulabilir mi? Ve bütün aşklar hep kavuşmakla mı terbiye olurdu? Midenin parça parça yanmasından, gözlerinin her an olur olmadık yerde…
-

OP.466: ahmet salık – adlandırılmayan vardır*
Düşündüğümüz bir şeyin ya da hissettiğimiz bir duygunun bir şekilde “adlandırılmış olması” bizi rahatlatır. Bu, belki de İlhan Berk’in “Adlandırılmayan yoktur,” dediği şeye tekabül ettiğinden böyle. Hissettiğimiz kızgınlığın bir adı, adresi, açıklaması yoksa sanki boş yere kızgınmışız, daha da kötüsü…
-

OP.463: sylvan clownson – öğrenci akbili*
Öğrenci Akbili Girdiğiniz para size girildi. Mutlu bir aile sofrası, bürokratik bir kabusa dönüşmeden hemen önce oğlum hafif sıkılgan bir tavırla öğrenci kartını kaybettiğini söyledi. O tavırları zorlamayı hep sevmişimdir. Ciddi bir surat. Neden? Hafif bir sorgu. Nasıl? Ve…
-

OP.456: feyza menteş – döl ve öl*
Yirmi dört yıl boyunca; duyduğum uzun tiratların sonunda aklımda kalan ve sorguya çektiğimde Allah’la kapıştığımı birebir hissettiğim nasihatten biri şudur: “İnsan biraz da kendi kaderini kendisi yazmalı.” Yırtık külotlu çoraplar, yabancı adamlarla süren geceler, ucuz odalar, içki, uyuşturucu, duvar ve…
-

OP.454: çağla nalbantoğlu – değil evimizden başkası*
Dişim ağrıyor. Dizlerim kitleniyor. En önemlisi duvarları ittirmek dişlerimle. Yumruklamayı bıraktım çünkü ellerimle. Bu eşiği geçersem hallolacak gibi tüm borçlar, kurum ödemeleri, faturalar, görüşmediklerim, mecburen yüzünü gördüklerim, gözlerimde sönen kafamda yanan ışık, hastane koridorları, raporlar, kan örnekleri ve annem. Diğer…
-

OP.441: muhammed isa – belleğin azmi*
O zamanlar daha o insanlar yoktu; ya da belki vardılar ama bugünkü ağırlıklarıyla hayatımıza çökmemişlerdi. Varlıkları bu kadar yer kaplamıyor, her boşluğu doldurmakta bu kadar ısrarcı davranmıyorlardı. İnsan, kiminle neyi yaşadığını ayırt etmek zorunda kalmadan da var olabiliyordu; hafıza henüz…
-

OP.440: talha kutay – ölüm ne zaman acı hissettirir?: toplumsal acının üstünlüğüne dair deneme*
Acı dindi diyorum bazen yağmur dindi der gibi.” (Didem Madak – 128 Dikişli Şiir)” “Ne çok acı var,” der Cahit Zarifoğlu “Sarıkamış 1979” başlıklı yazısının girişinde. Zarifoğlu’na benzer şekilde İsmet Özel de “yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.” diye yazar birkaç…
-

OP.429: feyza menteş – yükseliş ve düşüş*
Sona tek bir ağız kalıyor. Dişleri dökülmüş kocaman bir ağız, kokuyor. Sonunda bir çığlık duyuluyor. İfadelerle çoğalmak, tam bir facia. Nesilden nesil-e işleyen kir. Bütünleşip bir araya geldiğinizde siz, kök ağacının dallarındaki bütün mırıltılar, uğultunun içinde bir sesin daha gürlemesi…
-

op.424: koray feyiz – FOUCAULT’NUN DAMARıNı SEZDiREN BİR DENEME; şiirin cinsiyeti YOKTUR… ANDROJENDİR…*
Şiir, sabahı beklemez. Şiir, kendini doğuran bir gece kuşudur; kanatlarının bir yarısı kadın, bir yarısı erkek tüylerinden örülmüş değildir. Onun kanadı, cinsiyetin tarihsel icatlarını silen, etin üstünden geçen bir hafıza rüzgârıdır. Michel Foucault, “cinsiyet” dediğimiz şeyin, biyolojiden çok iktidar ağlarının,…
-

op.416: melek zehra balcı – kayıp adres*
Derin bir sessizliğin dibi bile olsa en sedasız olanlar bile rahatsız edebilir ruhunu. Farkına varmaz saniyen, nasıl değişebildiğine. Aynada bakıp geçmekle olmaz, belli ki sağaltılmışını görmek, ne kadar bakarsan o kadar nihan, ne kadar bakarsan diğer günden daha yabancı, kendi kendine. Gözlerinin etrafında sis var bazı günler,…
-

op.406: Şehriban yaman – benim odam güzel herkesinkinden*
“İnsanın sığınağı ne zamandır susmak oldu bilmiyorum. Ama bazı kapılar konuşarak değil, sessizce açılır.” Yıllar sonra oraya geri döndüğümde kapı hâlâ aynıydı: biraz zor açılır, paslı ama inatla yerinden kıpırdayan cinsten. Beni gören bir ev değil de beni hâlâ bilen…
-

op.402: berfin oğuz – bin yıldır aranan ama bulunamayacağından emin olunan o şey*
Bin yıldır aranan ama bulunamayacağından emin olunan o şey. Bütün ömrünü aciz ve işe yaramaz hissettiren. Bir an gözünün önüne gelip tüm felaket senaryolarını tekrar ettiren. Geceleri sabahı aratan, sabahları geceye koşturan. Nereye gidersen git ne kadar uğraşırsan uğraş, senin olmayacak olan…
-

op.394: aydın akyüz – shelley’nin şiir savunusu*
“Şiir, insandaki tanrısallığı çürümekten kurtarır.” Percy Bysshe Shelley (1792-1822), söz (şiir)’üne doyamamış ve henüz otuz yaşındayken boğularak hayata veda etmiş bir şairdir. Eşkâli tanınmadığı için cebindeki bir şiirle teşhis edilmiş, cesedi yakılarak boğulduğu İtalya’nın sularına savrulmuştur. Shelley, İngiliz romantiklerindendir ve…
-

op.388: feyza menteş – irtifa ya da kor*
Ben de ara sıra oturuyorum tımarhanemde. Pencerem olmadığı için başımı duvarlara yaslıyorum. Başımı duvarlara yaslayıp, kim geçiyor diye sokaklarımdan bakıyorum. Başımı duvarlara vura vura kovuluyorum bu mahalleden de!Öteyi göremiyorum, buğun ötesini merak etmiyor deliliğim. Kanıma işlenen hiçbir şey ve özellikle cesaretim,…
-

op.383: koray feyiz – saat*
Burada benimle olmayacağınızı bilseydim, o kahvaltı için uyanırdım. O yürüyüşe çıkacaktım, o şakayı yapacaktım. O röportajı atlardım, kampa giderdim. Hasta olduğunuz zaman sizi ziyaret ederdim, gece kalırdım. Dönemimizin kaybolacağını bilseydim, ağır ağır yürürdüm. Yavaşça sınıftan çıkıp sizinle güreşirdim. Az önce yanımdan geçen birinci sınıf…
-

op.372: talha kutay – otuz beşe on kala kalemin şakıdığı*
Güneşin doğuşu bir beklenendir bazı yürekler için. Bazıları içinse gelmesi istenmeyen astrolojik bir olaydır, astroloji nedir, pek bilinmese de. Annesi ölen biri, sevmez doğmasını. Çünkü bilir ki cenaze işleri mesaiye başlar, güneşin doğmasıyla. Karanlık anneciğiyle birlikte olmanın tek koşuludur, her…
-

op.370: feyza menteş – yirmi dört*
Kalbimdeki mezbahayla bütünleşti toprak. Yoksunluk sınırlarında gezinirken yüzyıldır koruduğum delilik. Korkunç bir ihtilal kopardı geceyi ellerimden. Ateş aldı mürekkep. Şarjörü dolduran gözlerimdi, sözlüklere daldım. Dirim, ulu ve yalnızdı. Sefil ve şehvetli gömüldüm ben. Ebedi huzursuzluk açtı göğüs kafesimi, ebedi huzursuzluğun eziyeti…
-

op.352: ayşe zeynep öztürk – aşk bitti!*
Şimdi gel, gel sor bana! O kırk kuş geçmeseydi dağın ardına, verebilir miydim cevabını? O eski İran masalında aşık, maşukun gözlerine bakıp, “Bana gülümsediğinde biliyordum ki ben yüzyıllardır yeryüzünde seni aramışım,” demeseydi, öyle nefessiz bakabilir miydim sana? Durabilir miydim karşında?…