op.478: talha kutay – şaharım*

Günün ilk ışıklarının henüz ufka düşmediği bir vakitte evden çıkıp sahile doğru yürüdü. İçindeki ağırlığın biraz olsun hafifleyeceğini umuyordu. Hava ayazdı. Gece boyunca serpiştiren yağmur kaldırımları ince bir ıslaklıkla kaplamıştı. Yine uyuyamamıştı. Zaten son zamanlarda uyku kendisine pek uğramaz olmuştu. Sebebini bilmiyordu; belki bedenin sessiz itirazlarıydı bu, belki de hayatın bitmeyen uğultusu.

Yollar boştu. Ellerini parkasının cebine sokarak, adımlarını hızlandırdı. Her ne kadar acelesi olmasa da hızlı yürümeyi severdi. Eskiden de öyleydi. Belki de bu hızlı adımlar, hayatın o bitmeyen uğultusunu susturmanın, içindeki ağırlığı hafifletmenin bir yoluydu.

Dışarıdan bakanlar onun bu telaşsız ama hızlı hâlini kayıtsızlık sanırdı. Gamsız, derlerdi. Oysa yalnızca yükünü açık etmeyenlerdendi. Hayatında çok fazla keşke biriktirmemişti. Belki iki, belki üç. Ama bir tanesi, ninesinin son günlerinden sonra zihninin bir köşesinde hep canlı kalmıştı: Umut kalmadığı sanılan anlarda bile geç kalmamak lazımdı.

Korna sesiyle irkildi. Işıklara gelmişti. Yol boştu ama bekledi. Yeşil yanınca karşıya geçti. Refik abi tezgâhı kurmuş, simitleri camekânın içine diziyordu.

– Selamünaleyküm Refik abi.
– Aleykümselam kardeşim. Yine erken düşmüşsün yollara.
– Uyku tutmadı.

Refik abi simitleri çevirirken bir an durdu, yüzüne baktı.

– Başın sağ olsun. Nineni duydum.
– Sağ ol abi. Dostlar sağ olsun.

Kısa bir sessizlik oldu. Tezgâhın buğusu camda ince bir iz bıraktı.

– Son zamanlarda hep eskileri sayıklıyordu.
– Köyü mü?
– Köyü… yemekleri… Gabula… Bir de şahar.
– Ne demek o?
– Uzun hikâye abi. İki simit versene.
– Al kardeşim.
– Ne kadar?
– Otuz beş.
– Eyvallah.


Simitleri cebine koyup yürüdü. Hava yumuşamıştı. Ellerini çıkardı. Adımlarını sıklaştırdı. İçinde söyleyemedikleri, anlatamadıkları birikmişti. Her adımında biraz daha ağırlaşan ama yine de susarak taşıdığı şeylerdi bunlar. Hayatı önemli kılan da aslında bir ölçüde bu anlatılamayanlardı, kaybedişlerdi. Kimi zaman bir yürüyüşün ortasında kimi zaman bir anının kıyısında insanın karşısına çıkan o eksilme hissi, hayatın ağırlığını daha da belirgin kılardı. Kimilerinde kazanmakla kaybetmek, bir terazinin iki kefesi gibi dengede ilerlerdi. Kimilerinde ise ibre hep kaybetmek yönüne sapardı. Süreğen bir hâldi bu. İnsanın peşini bırakmayan, zamanla huyuna karışan bir yazgı gibi. İyi olmak, iyi niyetle yaklaşmak da her zaman bir kapı açmazdı. Bazen hiçbir şeyi onaramaz, hiçbir eksikliği tamamlayamazdı.

Sahile ulaştı. Banka oturdu. Nemliydi. Umursamadı. Deniz griydi. Ufuk çizgisi belirsizdi. Montunun cebinden buruşmuş sigara paketini çıkardı. İki dal kalmıştı.

“Biri şimdiye, biri akşama,” diye mırıldandı.

Derin bir nefes çekti. Duman göğsünde ağırlaştı. Rahatlamıştı. Yaslandı arkasına, ardından bir nefes daha aldı. Eskimişlik çöküverdi zihnine. Koşar adım geçen yılları, yıpranmışlığı düşündü. Bunca yıl ne yaşamıştı? Bilemiyordu.

Gün ağarmaya başlıyordu. Seher vakti.

Dün burada gördüğü gençleri hatırladı. Kızın erbaneye zarif vuruşları vardı. Oğlan, her vuruşun hakkını verircesine bağlamayı usulca tıngırdatıyordu. Aydın yöresinden Eklemedir Koca Konak türküsü dökülüyordu dudaklarından. Kız, erbaneyi ninesinden öğrenmişti. “Her amentü sofrasının duası olurdu erbane,” demişti. Bağlama ise oğlanın baba yâdigârıydı. Babası hastalanana kadar elinden düşürmemişti. Sonrasında ise sesi kalmıştı geriye:

Bir gülüşü vardı dünyaya değer
Severmiş ya aşık değilmiş meğer”

Hafifçe gülümsedi. Bazı sesler, insandan insana böyle kalıyordu demek. Bir türkünün kıyısında, bir sofranın duasında, bir çocuğun elindeki ritimde. İnsan bazen sevdiğini değil, sevdiğinden kalan sesi taşırdı. Bir kelime de böyle taşınır mıydı? Ninesinin son günlerinde dudaklarından dökülen o kelimeyi düşündü.

Ölümle arasındaki mesafe daraldığında konuşmamaya başlamıştı. Son kelimelerinden biri “şahar”dı. Kaybettiği küçük kızı gelirdi aklına. “Şaharım” derdi. Ölüm yaklaştığında zihnin hep kaybedişleri hatırladığı söylenir. Ninesinin durumu da buydu. Sayıklardı: “Şaharım, şaharım…”

Ninesi de kendisi gibi kaybedişlerin ustasıydı. Tur Abdin’den çıkmak zorunda kalış, akrabalardan ayrılış… Bir kısmı öz kokan topraklarda kalırken diğer kısmının denizin diğer tarafına dağılışı… Kızını kaybediş… Ölümün soluğu ensedeyken kaybedilen bir dille kaybettiği kızını anış…

Türkülerde “seher” derlerdi. Ninesi ise aynı vakte “şahar” derdi. Aynı tan vaktiydi bu. Aynı karanlıktan aydınlığa geçiş. Sadece kelimeler ve dil değişiyordu. Hafıza değişmiyordu.

İnsan bazen iki kere kaybederdi.

Birini toprağa vererek.

Birini o toprağın diliyle birlikte yitirerek.

Ninesi kızını kaybetmişti önce. Ardından kelimelerini. Bazı sözcükler sadece içinde kalmıştı. Ölüm zamanı geldiğinde dil yeniden hatıra gelmiş ve en eski kelime dudaklarından dökülmüştü:

“Şaharım…

Hem kızını çağırıyordu, hem de kaybolan zamanını. Hem bir insanı hem de bir dili.

Sigaranın külü parmaklarının arasından düştü.

Güneş ağır ağır yükseliyordu.

Hayat, istemese de devam ediyordu.

Bir Cevap Yazın

opus sanat* sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin