yağmurda şemsiye açmayanlar için biçilmiştir!

OP.493: ZOZAN SARICA – YERYÜZÜNDE BİR YERDE*


Saat 14.10 suları… Esen sabah yeli, çam ağaçlarının reçineli kokusunu alıp denizden bize doğru getiriyor. Hava henüz günün bütün ağırlığını üzerine almamış; hafif, serin ve biraz da mahmur. Çamların arasından gelen koku, çocukluğumdan kalma bir anıyı uyandırıyor içimde. Sanki dünya henüz kurulmamış, insanlar henüz birbirlerine yabancılaşmamış gibi.

Reyhanlar çiçek açmış. Küçük mor çiçekleriyle, bütün o nazlı gövdelerini rüzgâra bırakmış sallanıyorlar. Rüzgâr estikçe birbirlerine değiyor, sonra yeniden ayrılıyorlar. Onları seyrederken insanın da böyle bir şey olduğunu düşünüyorum: Bir yere ait olmadan, bir yere tutunmadan, yalnızca rüzgârın yönüne göre eğilip doğrulmak…

Düğme çiçeğinin keyfi yerinde. Kırmızı başını güneşe çevirmiş, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi duruyor. Dünyanın bütün kederlerinden habersiz. Bir çiçeğin bu kadar huzurlu olması beni daha çok sevindiriyor. İnsan, huzuru öğrendikçe dünya güzelleşiyor galiba. Çiçekler ise hiçbir zaman öğrenmedikleri için huzurlular.

Önümüz deniz. Masamızda Vanya Dayı…

Deniz, sabahın ilk ışıklarını ağır ağır içine çekiyor. Uzakta birkaç tekne var. Biri kıyıya doğru geliyor, diğeri sanki sonsuza kadar aynı yerde kalacakmış gibi ufukta asılı duruyor. Gökyüzüyle denizin birbirine karıştığı yerde dünya bitiyor sanıyorum. İnsan gözünün ulaşamadığı yerde başka bir hayatın başladığını düşünüyor.

Nevzat sigarasını tüttürüyor.

Dumanı yüzünün önünde ince, gri bir perde gibi yükseliyor. Bir süre o dumana bakıyorum. Sonra Nevzat’a. Sonra yeniden denize.

“Ruhun felsefesi,” diyorum içimden.

Dünyada ruhu anlaşılmayan insanlar var. Kalabalıkların içinde yürüyüp de kendi sesini duyamayanlar. Bir evde yaşayıp kendine ait tek bir odası olmayanlar. Sevildiğini sanıp aslında yalnızca alışkanlıkların içinde tutulanlar. Birinin yanında uyuyup gecenin en karanlık saatinde yine de yapayalnız uyananlar.

Sonra biraz ileride yalnız başına oturan bir kadını fark ediyorum.

Önünde kahvaltısı var.

Peyniri, ekmeği, zeytinleri, çayı… Her şey yerli yerinde. Ama kadın kahvaltıya dokunmuyor. Önündeki sofradan çok, denize bakıyor. Öyle dalmış ki, sanki denizin karşı kıyısında değil de kendi geçmişinin içinde bir yere bakıyor.

Çayından ince bir buhar yükseliyor. Buhar havaya karışıp kayboluyor.

Kadın hiç kıpırdamıyor.

Bir insanın yalnızlığını anlamak için yanında kimsenin olmaması gerekmiyor, diye düşünüyorum. Bazen insanın önünde koca bir sofra olur da yine de oturduğu yerde eksik bir şey vardır. Bazen deniz bütün güzelliğiyle karşındadır ama insan başka bir şeyi seyreder; yıllar önce kaybettiği bir yüzü, söyleyemediği bir sözü, geri dönmeyeceğini bildiği bir zamanı…

Kadının yüzünü tam seçemiyorum.

Belki ağlıyor.

Belki yalnızca dalmış.

Belki de hayatında ilk kez hiçbir şeyi düşünmeden denize bakıyordur.

Bunu bilmiyorum.

Belki insanın en büyük yalnızlığı, anlaşılmamak değil; anlaşılabileceğine dair umudunu kaybetmektir. 

Nevzat, umudum sensin biliyor musun, dedi Nora?

Saat 15.00 suları…Rüzgar esmeye devam ediyor, Akdeniz sahillerinde…

Fenikeliler yok.

Bir zamanlar bu kıyılardan geçmişler. Gemileriyle, dilleriyle, tanrılarıyla, ticaretleriyle… Bir şeyler bırakmışlar geride. Sonra çekilip gitmişler. Şimdi denize baktığımda onları göremiyorum. Ne gemileri var ne sesleri. Sanki tarih, bütün büyük hikâyeleri sonunda sessizliğe teslim ediyor.

“Fenikeliler yok, Adonis yok,” diyorum. 

Nevzat bana bakıyor. Sigarasından bir nefes daha çekiyor.

“Nevzat,” diyorum, “dünyada anlaşılmadan yaşamış ne çok insan vardır.”

Bir süre cevap vermiyor.

Sonra yüzünü bana çeviriyor.

“Bize dönelim,” diyor.

Sesi sakin. Öyle büyük laflar etmiyor. Dünyayı açıklamaya çalışmıyor. Tarihi, ruhu, yalnızlığı çözmeye kalkmıyor.

“Biz varız,” diyor.

Bu iki kelime, bütün sabahın içinde birden büyüyor.

Biz varız.

Deniz var. Çamların kokusu var. Reyhanların ince gövdeleri var. Düğme çiçeği var. Nevzat’ın sigarası var. Ben varım.

Ve belki bütün mesele bu.

Geçmişin bütün insanları gitmiş olabilir. Fenikeliler yok. Gemiler yok. Eski şehirlerin sesleri yok. Bir zamanlar birbirini seven insanların çoğu artık birbirinin hayatında değil. Bazı isimler mezar taşlarına, bazıları kitaplara, bazıları da yalnızca bir başkasının hafızasına sıkışıp kalmış.

Ama biz buradayız.

Şimdilik.

Ben Nevzat’a bakıyorum. Onun yüzünde sabahın ışığı var. Sigaranın dumanı saçılıyor. Gözlerini kısarak denize bakıyor. İçimden, insanın bazen bir cümleyle bütün felsefesini değiştirebileceğini geçiriyorum.

Belki ruh dediğimiz şey de budur.

Birinin “biz varız” demesi.

Tam o sırada Katarina geliyor.

Kahvaltımızı seriyor.

Beyaz örtünün değil, beyaz mermer taşının üzerine… Ekmek, yumurta, zeytin, domates, gözleme; biraz da karpuz ve ince belli bardaklarda çay bırakıyor. Çayın buharı sabahın serinliğine karışıyor. Katarina hiçbir şey sormuyor. Belki de bizim uzun uzun konuştuğumuzu, bazen susmanın da bir konuşma biçimi olduğunu biliyor.

Bir parça ekmek koparıyorum.

Denize bakıyorum.

Güneş biraz daha yükselmiş. Reyhanların kokusu daha belirgin. Çamlar hâlâ usulca hışırdıyor. Düğme çiçeği hâlâ keyifli.

Ve ben düşünüyorum:

Belki hayat, bütün kaybolanların ardından geriye kalan küçük şeylerden ibaret.

Bir sabah rüzgârı.

Bir çiçeğin başını eğişi.

Denizin kıyıya vuran sesi.

Bir sevgilinin “biz varız” demesi.

Ve bir sofranın başında, dünyanın bütün yokluklarına rağmen, hâlâ iki kişinin yan yana oturabilmesi.

Fenikeliler yok.

Ama biz varız.

Bir Cevap Yazın

opus sanat | sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin