Babam öldüğünde henüz on iki yaşındaydım. Bir ay sonra anneme sürekli aynı cümleyi kurdular:
“Ölenle ölünmez.”
O zamanlar bu cümlenin tam olarak ne anlama geldiğini anlayamamıştım. Şayet ölenle ölünmüyorsa yaşayanla gerçekten yaşanabiliyor muydu? Ya da ölenle ölmeye değecek bir sevgi yok muydu? Kafamdaki soruların ağırlığından uyuyamıyordum çoğu zaman. Ama cevaplayacak yalnızca iki kişi vardı yanımda: annem ve benden oldukça küçük kız kardeşim. Onların da yeni sorulara değil, biraz sessizliğe ihtiyacı vardı. En azından annem için durum buydu. İşte bugünkü suskunluğum, sanırım böyle başladı.
Babam zor bir adamdı. Eskilerin “gözüyle yönetiyor” dediği cinsten. Yan yana ne zaman gelsek aynı evin sakini değilmişiz gibi suspus olurduk. Ben acaba neyime takılacak yine diye telaşlandığımdan hiç rahat olamazdım evimde bile. Başparmağımı kanata kanata uyku saatimi beklerdim. Evde çok sonradan fark ettiğim askerî bir düzene ayak uydurmuşuz aslında. Kahvaltının saati belliydi: 07.00. Yemek saati: 19.00, eğer acil bir durum olursa en geç 20.00. Televizyonun düğmesi bile ondan komut beklerdi. Her şey fazlasıyla nizami… Üç kişi dışarıya çıksak da kendimi çoğu zaman kalabalık hissederdim bu yüzden. Çocuk Tarık, telaşlı Tarık, sürekli hata yapan Tarık… Ama ne yalan söyleyeyim, kardeşim doğduktan sonra tek bir Tarık’a çok acıdım. Ah ağabey Tarık, oğul olmadan ağabey oldun!
Kardeşim Selma daha “Buradayım,” diye makineye sinyal gönderdiğinde bizimkiler “Tarık, sen ağabey olacaksın, sen ona her şeyi öğreteceksin, onu koruyup kollayacaksın…” cümleleriyle dolu yeni nizamnameyi göğsüme tutuşturdu. Başta kendimi her zamankinden büyük ve güçlü hissetsem de aslında büyümenin çok da iyi bir şey olmadığını çok geçmeden anladım. Kendimi dahi tanıyamamışken benden altı yaş küçük kardeşime her şeyi nasıl anlatabilirdim, bilmiyordum. Bu, benim sorunum olmamalıydı.
Fakat Selma düşündüğümden çabuk büyüyordu. Bir aralık, bu dünyaya tepkisini belli eder gibi sıvadığı bezleri varken, başka bir zaman elinden tutarak bir yerlere götürüyordum onu. Okul çağına geldiğinde ağabey olarak gerçekten mutlu olduğuma inanmıştım. Selma’yı hazırlarken gözümün içine bakan dünya tatlısı bir kızın her şeyi oluveriyordum. Elini tuttuğumda etrafa caka satarcasına gururlanıyordu. Akşam döndüğümde kapı zilinden önce koşan bir cimcimenin olduğunu bilmek, paha biçilemez bir duyguydu. Yine de bu yüksek duygular arasında kendimi çok sorguladığımı hatırlıyorum ya da bizimkileri.
Selma’nın ilk karne gününde sınıf kapısında saatlerce onu bekledim. Elindekini bana göstermek için nasıl da heyecanlıydı. Eve dönerken aklıma istemsizce bir soru takıldı: Ben de ilk karnemi aldığımda beni böyle bekleyen biri olmuş muydu? Ne zaman konusu açılsa geçiştiriliyordum. Demek ki diyordum, demek ki… İstemediği bir şeyi kulaklarıma dayatmamak için ben de konuyu uzatmıyordum. Büyüdükçe Selma tüm eksik sevgilerimi kanata kanata tamamlıyordu. Artık beni anlayacak yaşa geldiğinde yüklemi, öznesi, nesnesi, muhatabı bu kadar net olan bir cümle kurmamasını dilerdim:
“Seni neden sevmediler ağabey?”
İlkin ne dediğini anlamadım, daha doğrusu duymadım sanırım. Tabak çanak sesleri arasında bir daha sormasa, herhâlde o bana ben ona bakardık. Rengimin değiştiğini hissediyordum.
Senin yüzünden diyemezdim.
Benden dolayı diyemezdim.
Babamdan ötürü hiç diyemezdim.
Hangisi doğru olursa olsun, Selma’nın bir sonraki sorusuna cevap veremeyecektim. O yüzden ben de geçiştirdim. “7
Eve gittiğimizde masalar hazırlanmış, komşu çocukları eve doluşmuştu. Her şey onun içindi. Odama çekildim. Yadırgamadılar. Eski fotoğrafları çıkardım. Son zamanlarda bunlarla fazla yüz göz oluyordum. Ne aradığımı anlamaya çalışıyordum. Belki bir gülüş… Belki samimi bir bakış… Belki bir cevap… Renkler soldukça umudum azalıyordu. Bir gün tamamen bıraktım böyle yapmayı. Faydasız her şeyi bıraktığım gibi…
Babam öldüğünde garip hissettim. Daha doğrusu bir şey hissettim mi bilmiyorum. Mezar taşına uzun uzun baktığımı hatırlıyorum. Yazanı satır satır ezberliyor gibi…
“Değerli bir eş, sevgi dolu bir baba, hayırlı evlat…”
Kırk üç yıllık hayatına bu kadar şeyi nasıl da sığdırmıştı! Bana nasıl yer olmazdı? Onu baba yapan sadece Selma olamazdı… Sorularımın ondan sonra bu kadar artmasına şaşıyordum. Hâlbuki kaynağım kurumuştu artık. O yazıyı yazdıran kim, diye sordum anneme sadece. Cevabı önceden düşünmüş gibiydi. Bir dakika bekle, dedi. En son beş yaşındayken saklambaç oynamak için girdiğim odadan küçük bir sandık getirdi. Koynundan bir anahtar çıkardı. Değerli bir hazine olmasa, sütü gibi göğsünde taşımazdı diye düşündüm. Bu eve karşı merakım ilk kez bu kadar artmıştı. Sandıktan, önce tığı işi yazmalar çıktı. Ütülü, naftalinli… Sonra birkaç kat örtü açıldı. Derine indikçe hışırtılar çoğaldı. Bir kâğıt parçası tutuşturdu elime sonra. Al, oku, dedi.
Okumayı ilk söktüğüm günü hatırladım. Annem yanağıma öpücük kondurmuş, bana sıkıca sarılmıştı. Bu anı nasıl unuturum diye o saat kendime çok kızdım. Annem şimdi o günkü gibi gözümün içine bakıyordu. Ne diyeceğimi merak ediyordu, ilk söylediğim kelimem gibi…
Kâğıt parçasının buruşuk kısmına geldiğimde yazılar da bitmişti. Beni unutmayın, diyordu. Beni unutmayın…
Ayaklarım uyuşmuştu. Sonra görüşürüz anne, deyip mezarlığa tekrar gittim. Annemin ardımda kalan gözlerini hissedebiliyordum. Bir günde iki kez bu yazıyı zihnim dışında okuyacağımı hiç düşünmemiştim. Uzun süre babamın ayak kıtına oturdum, eskiden olduğu gibi. Selma’nın saat yapacağım diye ısırmasından olanı saymazsak uzun zamandır gözümden akan bir şey yoktu. Omzumda bir elin ağırlığını hissedene kadar esmeyi unutan bir rüzgâr gibi orada durdum.
Annem koluma girdi. İhtiyacım olanı uzun zaman sonra o da ilk kez veriyordu. Seni de çok sevdi oğlum, diye diye beni avutmaya çalıştı. Babamın bazı satırları zihnimde yanıp sönerken mezarlık yolu bitti. En azından eve giden kısmı, bitti. O günden sonra sırtımdaki çanta mı beni taşıdı, ben mi onu taşıdım, bilmiyorum. Bildiğim, anladığım, gördüğüm, hissettiğim her şey, birbirine karışmıştı. Bir gün kendimi onun o hiç girmediğim, kapısı hep aralık ama bana kilitli duran çalışma odasında buldum. Çantamı masanın üstüne usulca bıraktım. Odada tütün kokusu hâlâ canlıydı. Çekinerek okul ceketimi çıkardım. Mektubu gizli bir yemin gibi sürekli koynumda taşıyordum. Kalemlerini inceledim. Acaba hangisiyle yazmıştı bu satırları, bilmek istedim. Yaşarken vermediği sevgiyi bir kâğıt parçasına sığdırıp gitmişti. Bunu da yapmamalıydı.
Nasıl diyordu?..
“Babamdan ne göremediysem sana da onu gösteremedim. Beni affet, oğlum!”
“Oğlum” kelimesini sevecen bir cümle içinde ondan ilk kez duyuyordum. Anlamak için kitaplarda bulamayacağım “oğul Tarık” vardı artık. Ve ben, babama ilk kez sarılıyordum.

Bir Cevap Yazın