Gecenin saçaklarında sarsılan yeryüzü,
gözlerimin çeperinde mor bir ünlem.
Eski ceplerden dökülen paslı uykuları,
kentlerin gırtlağına çöken hiyerarşiyi
asimetrik bir yağmurla sildim.
Bir gölgeyi emziriyordu beton;
kendi çarmıhını sırtında taşıyan ceketler, unvanlar
önümden geçip gitti.
Lacivert bir sızının ortasında
dünyanın saçlarını tarayan vahşi rüzgârı dinledim.
Herkes kendi kuyusunun ipini çekiyordu bu panayırda:
saatlerin içine gizlenmiş mekanik fareler,
geleceği akvaryumlarda biriktiren dikey adamlar…
Biz gökyüzünü sırtımıza geçirip
mülkiyetsiz, telifsiz geçtik
saydam vitrinlerin, cıvık reklamların içinden.
Hafızanın ekşimiş odasında
hiç giyilmemiş bir bayramlık hırka duruyordu.
Onu da bıraktım kuşların telaşlı gagalarına.
Şimdi ne mühürlü gökdelenlerden bir imza bekliyorum
ne de bir barkodun tenimi emmesine izin veriyorum.
Zaman, parmaklarımın arasından sızan kırık ayna;
ben o aynanın içindeki ters yüzü kucaklıyorum.
Hiçbir pusulaya, hiçbir takvime boyun eğmeden
içimde kalan karanlıkla yürüyorum.
İşte buradayım:
sözcüklerin sustuğu beyazlığın kıyısında,
göğsümün solunda
insana benzeyen bir sızıyla.

Bir Cevap Yazın