Oldun bir rehber, yanlış yeri gösterdin.
Oldun aslında bir def ve ellerinden yırtıldı.
Bu kar, bu dünya, bu açıklık ancak sana yeter.
Yandım ki kollarım kalkmaz olsa da,
Zebur’un ve Davud’un ağzında bir laf aradım.
Dedim ki: İyi olacaksam,
bu dermanını denize yatır, istemem, sağ ol.
Sen annenin elindeki nakışın tek örneğisin.
Güldün, ikna olunmaz bir akşamüstü.
İnat ettim, sonra inkâr ettim, sonra idrak ettim.
Kalbimin en ağır taşını dünya zannettim.
Kayda değer bir şey oluyordur mutlaka
ama içinden geçebileceğim bir çemberi bile yok feleğin.
Nedir desem sırrı,
şu hayatta kalmanın,
aç kalmanın, dövülmenin?
Orada bir gül eksik, bir katil fazla.
Sana vuruldum, üç kurşundu.
Üç kurşundu, Bedrettin bile karşılayamazdı.
Bir rüyadan uyandım:
kendimle aramda en yakın mesafedir
kırk tane çöl.
Burası Umman /
senin olmadığın her yer.
Tam burası.
Yeryüzünün en ağır taşını
kalbim zannettim.


Yorum bırakın