Öğrenci Akbili
Girdiğiniz para size girildi.
Mutlu bir aile sofrası, bürokratik bir kabusa dönüşmeden hemen önce oğlum hafif sıkılgan bir tavırla öğrenci kartını kaybettiğini söyledi.
O tavırları zorlamayı hep sevmişimdir. Ciddi bir surat. Neden? Hafif bir sorgu. Nasıl? Ve en gergin anda hayatın gerçekleri hakkında kısa bir nutuk. ”Ben çocuğuma bir akbil çıkartamayacak adam mıyım lan!” diye böbürlenip babalık görevini yerine getirmenin verdiği gururla ayakları sehpaya uzattım.
Uzatılacak mevzu değil. Ben bile on kere kaybetmişimdir.
Ulaşım sektörünün evrimine tanıklık etmiş bir yerli olduğumdan mütevellit benim için basit bir iş. Turnikeye kart da soktum, plastik saplı yuvarlak akbillerden de kullandım. Teknolojiyi iyi kullandığımı düşünüyorum. Akbilimi saniyeler içinde doldururum. Makinaya gitmeden param hazırdır. Kartım elimdedir. İki saat çanta, cep karıştırmam. Çoğu zaman uygulamadan hallediyorum ki önümdeki şehirliye uyuz olmayayım.
Artık her şey bir tık.
Hemen aldım telefonu elime uygulamayı açtım. Gururla ekrana dokunuyorum. Yeni kart talebi. Öğrenci kartı. Oğlum için. Evet. Öz oğlum. “Bu karta başvuramazsınız!” Niye? Hesap onaylı değil. O zaman onayla. Onaylanmıyor. (Bunları yazıyorum ama bunlar aslında birkaç parmak hareketi, sessiz çığlıklar ve ‘neden girdapları’ndan oluşan halüsinatif bir an tasviri.) Deneyişim her olmayışında, o bürokratik kara deliğe daha çekildiğimi hissedip paniklemeye başladım. Çünkü her seferinde sistemin benden istedikleri, daha saçma bir hal almaya başlamıştı. Basit birkaç parmak darbesiyle halledebileceğim öğrenci akbili alma işlemi, bir anda bambaşka bir şeye dönüştü. Artık kimlik fotokopim ve nerede yaşadığımı gösteren belge ile kuruma gitmeliydim. Dijital bir şeyi onaylamak için önce bir kırtasiye bulmam gerek. Buna gülmem de gerek ama olmuyor. Köşeye sıkışmıştım. Kuruma gitmekten tek kurtuluşum çağrı merkezini aramaktan geçiyordu.
Çağrı merkezini aramak durup dururken bir şeye çarpmak gibidir. Bürokratik bir mim gösterisi. Palyaço sizsinizdir ve sürekli görünmez, duvarlara çarpıp durursunuz. Sizin sinir katsayınız artarken, hiçbir şeyden haberi olmayan halkla ilişkili personel, büyük ihtimal tırnak törpülüyordur.
Çünkü o sizin sürekli çarptığınız görünmez bariyerin içinde yaşıyor. Siz bir süreliğine buradasınız. Ve bu telefon hattı yastığa bağırma güdünüzü tatmin etmenin en teknolojik yolu.
Ben bir robotu uzun uzun dinlerken karım da tutmuş çocuğun elinden; istenen belgelerle kurumda. Sıra onlara gelmiş. Eşimle eş zamanlı, iki farklı insana aynı şeyi anlatıyoruz. Uyuma bak. Bana kuruma gitmemi isteyen bireyin kopyası aynı zamanda karıma parmağıyla duvardaki, onaylama işleminin uygulamadan nasıl yapılacağını anlatan afişi gösteriyor. Tanrım, bu nasıl bir Ali Cengiz oyunu? Nasıl bir düalite? İki koldan bürokrasiye saldırıyoruz. Ekibini bırakmak zorunda bir komutan gibi karımı ve çocuğumu kendi cenderelerinde bırakmak zorunda kaldım çünkü beni başka birine aktardılar.
Parmaklarımı dudaklarına götürdüğümü tuşlayıp onu susturdum ve dedim ki;
Sadece beni dinle. Sana Hamlet’ten bu yana yazılmış en sağlam tiradı bir küfür gibi sahneleyeceğim.
Tüm kurumsal kibarlığıyla kabul etti.
Bir süre bizim bu işleri mektupla filan halledebildiğimizden, işin bokunu çıkarttıklarından, dijitalleşeceğiz diye insanlığını yitirmekten bahsettikten sonra bitirici son sözümü söyledim. “Oğlum kartını kaybetti yenisini istiyorum. İşte bütün meselem bu.” Bir anda hatırlamış gibi, bana dedi ki; Telefonunuzda enefti özelliği var mı?
Yok.
O yüzden olmuyor. Uygulama eski modellerde fonksiyonel çalışmıyor. Özelliksiz, camı çatlak, sürekli donan, eski telefonunuzla kuruma da gitseniz bu onayı yapamıyoruz. Teşekkür edip telefonu kapattım. Yani oğlum akbilini kaybettiği için yeni telefon almam gerekiyor. İş nasıl buralara geldi hiç anlamadım. Kapital 1 Sylvan 0 Hay bin Karl Marks!
/26065 – İstanbul(kart)


Yorum bırakın