Evimin yakınlarında teorik fizik adına bir nevi kanıt niteliğinde bir sokaklar zinciri var. Bir teoriden ilham alarak o kestirmeye ‘solucan’ diyoruz. Fizikle hiç alakası olmayanlar için, iki nokta arasındaki en kestirme yol. İlk nokta benim evim. Diğeri, evde değilsem bulunduğum yer olan, bromun evi.
Solucanın girişi altmış yıllık iki binayla gizlenmiş. Normal bir sokak gibi görünüyor. Sağa dönüyor. Evler var. Bireyler. Sokak kedileri. Çok eskiden kendi adını söyleyen, kendi adının Koko olduğunun bilincinde bir papağan bile vardı.
Sağa döndüğü yerdeki bina, yıllar önce yıkıldı. Belediye istemsiz bir kararla yukarı doğru uzanan arka sokağa küçük bir geçit açtı. Zamanda, tam 5 dakika değerinde bir yırtık.
Toplamda 5 sokak = 1 solucan. (- Kalabalık) + Tek başına yürümenin huzuru.
*
Bir sokak. İkisi de “yukarı doğru mecburi yön” olan iki caddenin tam ortasında.
Soldaki cadde semtin ana caddesi. Modern. Beyaz Türk. Yerleşik balkan göçmeni. Damat halayı, milli marş gibi. Her ilçede devlet konser düzenler, rock yıldızları, rap starlar. Bizim semte Gültekin – Ekrem türevleri gelir. Bir tık altı, düğün salonu. Cadde zengin. Kuyumcular, kafeler, zincir restoranlar. Neşeli görünen bir kalabalık. Piyasadaki gençler. Ve son göçlerden sonra her milletten bir kalabalık. Hepsi o caddeden kendi seçtikleri bir yere gidiyorlar. Mecbur kalmadıkça kalabalığa karışmak istemem. Ki o kalabalıkta yerel kıyafetleriyle bir Hintli bile gördüm.
Sağdaki cadde, semtin ikinci caddesi. İlki kadar uzun. Orada da dükkanlar var. Ama o caddede bi eksiklik var. Random bir olmamışlık… Sanki sevilmeyen evlat, evliliği kurtarmak için yapılmış, özenilmemiş çocuk gibi. Alt kültür borusu kimin elindeyse ona dönüşen bir bukalemun. Çünkü orası tam o devrin caddesi.
Çocukluğumda fakir/mafyatik Türkler ve Çingeneler yaşardı. 90’larda şehir, doğu illerinden göç alınca Bağlar bir anda doğu illerinin bir sentezine dönüştü. Kültür, giyiniş, demagoji. Dükkanlardan çalan müzik. Resmi dil, gayriresmi büyük ölçüde değişti.
Birkaç on yıl sonra Suriye savaşında devlet dünyaya insanlık dersi verdi. İnsanın ne güzel bir ‘tıkaç’ olduğunu tüm dünyaya gösterdi ve o cadde bir anda Şam’a dönüştü. Tabelaları okuyamıyorum. Bakkal diye berbere girdim. Berberden yurtdışındaki bir akrabamı arayıp iki kilo pirinçle ayrıldım.
Resmi dil gayri resmi Arapça artık. Belki on yıl sonra Hintçe. Belki de insana yeni evrilmiş, köleleştirdiğimiz yakın akraba primatların konuştuğu henüz bilinmeyen bir lisan olabilir.
Belki de bu yüzden yurtdışına çıkmaya hiç gerek duymadım. Çünkü yurtdışı iki sokak ötemde oturuyor.
Bir solucan. İkisi de “geri kalmışlığa mecburi yön” olan iki caddenin tam ortasında kıvrılıyor.
Çarpık kentleşmeye şükür, solucan sayesinde kalabalığa bulaşmadan 5 dakika sonra evde olacağım.
*
Dostumun evinden çıktım. Sabahtan beri dijital varlığımızı kuşanıp tüm hıncımızla zamana mızrak – kılıç dalmıştık. O suni gerçeklikte, oyun zamanıyla birkaç yıl yaşadıktan sonra insan gerçekliğe ihtiyaç duyuyor. Bu bir zayıflık mı yoksa bir çeşit kozmik öpücük mü, emin olamıyorum. Soluğu sokakta alıyorum.
Caddeye bakıyorum. Kalabalık, birleşmiş milletler bayrağı gibi dalgalanıyor.
Diğer cadde de bir seçenek. Tabi zamanda küçük bir yolculuk yapıp 20 yıl öncesinin Türkiye’sine uğrayıp eve gitmek istersem.
Ayaklarım otomatik adımlarla solucana ilerliyor. İleri, mecburi istikamet. Yürüyenler için yön kuralları esnektir. İstediğim yöne yürüyebilirim gibi gelir hep.
Böyle saçma düşüncelere dalmış ve Solucan’daysam saat muhtemelen 4:20’dir. Ya eve dönüyorumdur ya evden çıkmışımdır. Kırmızı gözlüklerim yüzümde. Mecburi istikametin aksi yönde, eve dönüyorum.
Yazılarımda alıntı yapmayı sevmem ama ünlü düşünür “Munchies” sürekli yemek düşünmenin insan zihnini sola çektiği görüşünde bulunmuş. Hakikaten zihnim sola çekiyor. Çünkü orada semtin en iyi kebapçısı var.
Bu unvanı lezzetli kebaplarına, kırılan lahmacunlarına değil, 13 yaşındaki Kebapcan’a borçlu. Büyüyünce kebapçı olmak istiyor. Sipariş veriyor, ürün takibi yapıyor, hesap alıyor. Ustaları hızlı olmaları için motive ediyor. Çocuk öyle 30 yaşlarında bir esnaf ki, ben ne yiyeceğime karar verememişken o, tüm siparişlerden haberdar. Altı masanın siparişini biliyor, açık ayran götürüyor. Çorba çekiyor. Kolonya tutuyor. Kapıda molaya çıktığında adisyon koçanını yanında götürdü.
Allah’ım!
Adam mekanik. Adeta bir makine. Tezgaha sabitlenmiş emektar hesap makinasının iyi bir ziyafet sonrası eridiğine tanık oldum.
Çırağı yeterince övdüm ve karnım doydu.
Sokak tenha.
Ailemin ben doğmadan önce bir dönem oturduğu evin bulunduğu, benimle hiçbir bağı olmayan sokaktan aşağı yürüyorum. Solucanın 70’ler dede mimarisiyle tıka basa dolu midesine iniyorum. Bir kent enkazı.
Ama şimdiden 2 dakika 27 saniye kârdayım.
Yanından geçtiğim her binayı birinin dedesi elleriyle yapmış. Beton sıvanın üzerine malanın kenarıyla, mağara resminden hallice dalga desenleri çizilmiş. Bir nevi ilkel/brutalist sanat.
Solucan büker.
Ben de gerçeği büküp o dalga desenlerinin bu semte gelen ilk yerleşimcilerin denizden geldiğini anlatan bir tasvir olarak düşünmeyi tercih ediyorum. Denize yakın değiliz ama yürümüşlerdir.
Mideyi geçip 3. dakikanın ortalarında solucanın diğer başına yürümeye başladım. Sıvası dökülmüş, demir parmaklıkla kapalı pencerelerden ışık sızıyor. Tekinsiz gölgeler perdelerin arkasında kıpırdanıyor. Rutubet kokmasa bile rutubet kokusunu alabiliyorsun. Parmaklık diyorum çünkü ferforjenin bulunmasına daha üç yüz yıl var.
Beşinci dakikanın sonuna doğru size başta anlattığım yerdeyim. O iki bina arasına gizlenmiş, sağa dönenden sokakta. Önümde, solucanı var eden yıkılmış binanın artık iki arabalık park yerine dönüşmüş geçidi. Güvenli sokaklar aşağıda. Aşağı doğru yürüyorum. Yaşam az önce buradan geçmiş. Kokusunu alıyorum.
Fakat solucandan her aşağı inişimde arkamda biri yürür. Asla değişmez. İki ayak sesi. Tak-tuk tak-tuk.
Sanki birazdan sokak lambasının sarı ışığı altında bir cinayete kurban gideceğim. Adım sesleri gerginlik yaratıyor. Onun için de durum aynı. Birkaç adım önünde yürüyen ben bir anda dönüp, sırf korktum diye tek derdi evine gitmek olan adamcağızı eşek sudan gelene kadar dövebilirim. Tehlikede değil, tehlikeliyim.
Ama biliyorum ki, bu gerginlik solucanın ücreti. Bana kazandırdığı zaman kadarını beni ölümüne korkutarak ömrümden tırnaklamaya çalışıyor.
Ama yemem.
Artık usta bir zaman yolcusuyum.
/26188

Bir Cevap Yazın